Merhabalar, ben Kübra.
Kitapları ve kitap okumayı çok seviyorum. Kitaplar benim yol arkadaşlarım ve bazen de çıktığım yolculuklardır. Küçüklüğümden beri her türlü alanda kaliteli olduğuna inandığım kitapları okurum. Okuyup genelde de olumlu düşüncelere sahip olduğum kitaplar ile ilgili yorumlarımı mümkün olduğunca spoilera bulaşmadan yazıyorum. Yazma amacım okuduğum kitapları unutmamak iken bir taraftan da ne okusam diye düşünen arkadaşlarıma fikir olmaya evrildi. Kenara köşeye de ruha gıda kendi çektiğim fotoğrafları serpiştirdim, umarım keyif alırsınız.

Mutlu okumalar!

27 Aralık 2015 Pazar

düzülke


DÜZÜLKE


Edwin A. Abbott’dan zamanının ötesinde yazılmış bir kitap Düzülke. Kitapta iki boyutlu bir evren geometrik ve matematiksel desteklerle zekice tasarlanmış. Bu evren de kadınlar, erkekler, çocuklar, sosyal çevre oluşumları, ses, görme, tanışma, hatta fiziksel aktivitelere dair dizaynları birbiriyle uyumlu olarak imgelemiş Abbott. Toplum geometrik şekillerle tabakalara ayrılmış durumda. İkizkenar üçgen toplumun en alt tabakası işçileri, esnafları eşkenar üçgen ile ve iş sahibi soylu beyefendileri ise kare ve çokgenlerle imgelenirmiş. Kenar sayısı arttıkça soyluluk seviyesi de artıyor ve hatta daire düzeyine oluşanlar yönetici ve rahip olarak sınıflandırılmaya hak kazanıyor. İç açıların eş olması sosyal yaşam açısından kirik çünkü düzensiz şekiller toplum düzenini bozuyor. Kadınlar ise düzülkede çizgiler ve hatta yandan bakıldıklarında görünmezler! Varlıklarını sürdürebilmek için sürekli barış şarkısını söylemek zorundalar.
Tek boyutlu Noktaülkeden çizgiülkeye ordan düzülkeye ve üç boyutlu uzayülkeye paralel geçişlerle yazar aslında boyut kavramının insanın algısıyla alakalı olduğunu ve kendi boyutunun yukarısını asla tahayyül edemeyeceğini anlatıyor. Bu algıyı ise ancak, kendi boyutundan çıkması ile edinebileceğini söylüyor. Kitabın ana fikri ise bu boyut anlaşılmazlığında yatıyor. Belki de dört, beş, altı ve daha fazla boyutlu evrenlerin mümkün olduğunu fakat bizim bunu kavrayamayacağımızı anlatıyor. Bu noktada Abbott’un gerçek hayatta rahip olduğunu söylemekte fayda var. Sonunu nereye bağladığını tahmin edebilirsiniz.

Abbott romanı 19. Yüzyılın sonlarında İngiltere de tamamlamış. Dönemi düşünüldüğünde kitap için bilim kurgu yakıştırması yapılabilir. Sosyal hayat eşitsizliklerini ve sınıf farklılıklarını matematiksel değerlerle ifade edebilen nadir kitap olabilir hatta. Yaşadığı dönemin de etkisinden olacak, kadınları çok fazla yeriyor, hatta onları düşünemeyen ve düşünmesi gerekmeyen varlıklar olarak gösteriyor. Bu bir hiciv mi yoksa kendi düşünce kaynağımı bilmiyorum. 

5 Aralık 2015 Cumartesi

Hikaye Hırsızı

Hikâye Hırsızı




İçi güzel, yüreği güzel, dili-sözü güzel arkadaşım Ceren Garip’in kaleminden Hikâye Hırsızı. Henüz yazım aşamasındayken parça parça okuma şerefini elde etmiştim dijital ortamda, fakat ikinci kez okumayı bitirdiğim ve elimden kitabı düşürdüğüm şu dakikalarda hissettiğim duygular zor anlatılır sanırım. Böyle bir yeteneğe şahitlik etmek de çok gurur verici! Kendisi çok sevdiğim Ankara yazarlarının arasına girdi bile. Değerli yazar-moleküler biyolog arkadaşım bu sıralar ikinci kitabının hazırlıklarını yapıyor. Hayal gücün hiç tükenmesin emi, biz de keyifle yazdığın romanları okuyalım
J

Ceren’in dili çok sürükleyici, anlatımı akıcı insanı sıkmaz nitelikte. Parça parça okurken sürekli Ceren’e devamı ne zaman diye sorardım. Elime alınca da bırakamadım doğrusu. İnsanda devamlı bir merak bıraktırıyor hikâye. Kitaptaki karakter zincirini de o kadar güzel oluşturmuş ki sevgili yazar hayran kaldım doğrusu J

Hikâye Hırsızı kaçmayı kovalamayı sevenlerin kitabı olmuş. İnsanı ilişkiler, aşk ve hayata dair sorgulamalara itiyor. Kendisini başkalarının hikayelerinde arayan daha ilk gençlik yıllarında bir kız. Sürekli giden, gitmek isteyen bir kız. Hırsız o, çalıyor. Hem de başkalarının anılarını.

Yalanlar, belki de insanı kendisi yapan hayaller. Gerçek peki o nasıl olmalı, kim için nedir gerçek? İlla ki öğrenmeli mi yoksa olduğu gibi kabullenmek mi lazım? Anılar? Onlar bizim mi, yoksa anlatıldıkları kadar mı varlar? Aşk? Gerçek mi yalan mı, kandırmaca ya da aldatmaca mı yoksa her şeyin ötesindeki bir yanılsama mı?


22 Kasım 2015 Pazar

Güneşi Uyandıralım

Güneşi Uyandıralım


Şeker Portakalı’nın devamı, Jose Mauro de Vasconcelos’un Zeze’nin ilk gençlik ve çocukluğunu anlattığı eseri Güneşi Uyandıralım.


İkinci hikâyede Minik kahraman Zeze birazcık büyümüş, haylazlık problemleri dışında sorunlara dalmış durumda. Ailesinin fakirliği nedeniyle zengin bir ailenin yanında kalıyor. Okulunun en zeki ve çalışkan öğrencisi o. Umudu dönüp fakir ailesine yardım etmek. 

 Birlikte yaşadığı aileye alışmakta zorluk çekiyor ve sevgi arayışına devam ediyor.  Bir baba çocuğunu nasıl sever nasıl şefkat gösterir? Bu sorunun cevabını kendi içinde arıyor.

Şeker Portakalı yok bu sefer, onun yerine Zeze’nin yüreğine yerleşmiş bir cur cur kurbağası var. En yakın arkadaşı, yüreğinden gelen ses olmuş yol gösteriyor. Kendi yüreğinde oluşturduğu baba karakterine ise sinemada tanıştığı ünlü oyuncu Maurice Chevalier oturtmuş durumda. Zeze kendi içindeki güneşi arıyor bu hikâyede, mutluluğu özlüyor. Kendi depresyonundan güneşiyle uyanmayı bekliyor. Büyüdükçe de uyanıyor, hayata adapte nasıl olunur öğreniyor. İnsanları oldukları gibi sevmeye alışıyor.

Serüvenin üçüncüsü “delifişek”, artık Zeze genç bir çocuk heyecanla okumayı bekliyorum…


Neye yarar Adam? Beni işitiyor musun? Konuş, Öğret bana yeniden güneşi uyandırmayı. Devam etmek, ilerlemek, gelip geçmek zorunluluğunu kabul etmeyi. İlerlemek ve güneşi uyandırmak, güç değil mi Adam? 
Yalvarırım, bunu senden son kez istiyorum, yanıt ver, büyük insanlar güneşi nasıl uyandırabilirler? Yalnızca bu kez.”

21 Kasım 2015 Cumartesi

Görmek

Görmek


Jose Saramago’nın “Körlük” kitabının devamı niteliğindeki eseri “Görmek”. Hikayeler de aynı kitapların isimlerindeki gibi son derece sade, net ve çarpıcı.  

Körlük salgını ardından 4 yıl sonrasında, ismi olmayan kentte seçim günü ile başlıyor Görmek. Sabahtan başlayıp bir türlü dinmek bilmeyen yağmur ilk seçime katılımın neden az olduğunu açıklar nitelikte fakat ikinci seçimde çıkan neredeyse yüzde seksen “beyaz oy” a partiler bir sebep bulamaz önce. Daha sonra ise karasız seçmenlerini “başsız”, “devletsiz” bırakıp, hadi bakalım ne haliniz varsa görün, birbirinizi yiyin ancak kaos ortamında değerimizi anlarsınız demeçleri vererek terk ederler. Ancak bu ayrılma, terk etme şeklinde değildir, aksine “olağan üstü durum” ilanıdır, ülke karantina altına alınır ve giriş çıkışlar yasaklanır. Fakat durum yetkililerin düşündüğü gibi olmaz, ülkede her şey eski düzeninde devam etmektedir! Halkın attığı beyaz oyu başkaldırı bir isyan olarak gören devlet bu durumu sabote etmekten geri kalmaz ve şu anda da karmaşadan kar çıkarma tutumunu devlet ele alır. Devletin kendi otoritesi uğruna teröre sarılması klasikleşmiş bir durumdur burada da. Üstelik beyaz oy isyanının suçlusu olarak da körlük salgınından tek etkilenmeyen kadına yüklemeye karar verir! Hem de daha körlük salgınının ne nedenini ne de yıkımlarını gün yüzüne çıkartmadan..

Görmek, Jose Saramago’nun Körlük romanının ardından yazabileceği en iyi devlet eleştirisi olmuş. Genel devlet-halk ilişkisi başarılı bir şekilde anlatılmış. Körlük’de olduğu gibi kişileştirilmekten ziyade genellemeler durumu özetliyor. Bu yazarın kesinlikle harika bir gözlem yeteneği var! Asıl görmek nedir, körlüğün bitmesi mi? Yoksa insanların gerçeklerin farkında olması ve duyarlılığı mı?
Uyarıdır, siyasi hassasiyetin yüksek dönemlerinde bu kitabı okumayın zira kafanızı duvardan duvara vurabilirsiniz!


17 Ekim 2015 Cumartesi

Şeker Portakalı

Şeker Portakalı


Jose Mauro de Vasconcelos’un iki hafta gibi kısa bir sürede yazdığı, yazarken belli ki içerisinde biriken çocukluk anılarını bir çırpıda yapıta döktüğü eseri Şeker Portakalı. Minik Zeze’nin hikâyesi.
Herkes gibi benim de ilk okuduğum kitaplardan biridir Şeker Portakalı. Ne zaman ismi geçse buruk bir gülümseme belirir içimde. Fakat sonraları yani büyükken okuması daha farklıymış bu hikâyeyi. Şimdi elimden bıraktım kitabı, gözlerim dolu, burnumun ucu acıyor, kalbim nefes alamıyor, sözler boğazıma dolanıyor…

Minik Zeze çok ama çok fakir bir ailenin sondan ikinci çocuğu, 5 yaşında abi olmayı öğrenmiş, hayatta sevgiye ne kadar bağlanılabilirse o kadarını öğrenmeye hevesli, şeker portakalı fidanıyla arkadaş olur. Kimseye anlatmadığı sırlarını paylaşır onunla. Zeze küçük saf masum bir çocuk olmanın yanında çok farkında, yaşadıklarının, fakirliğinin, annesinin, babasının, ablasının farkında. Onu neden sevmediklerinin, onu neden dövdüklerinin, neden ona hediye alamadıklarının farkında. O da yaramaz olmak istemez aslında, ama nede olsa çocuktur. Arada yaptığı haylazlıklarını içindeki küçük şeytana yükler, ama cezasını çeker zaten göze de almıştır. Zeze bir gün hayatında en çok seveceği insanla tanışır. Hayatında olmadığı kadar iyi olacaktır. Söz vermiştir Ona. Ve Zeze acı ile de tanışır, küçük yüreğinde taşıyamaz bunu, kusar kusar ama tükenmez, bitmez. Öğrenir en sonunda yaşamak aslında o acıya alışmak demektir……..

"İnsan yüreğinin, bütün sevdiklerini içine alabilmesi için çok büyük olması gerektiğini bilmelisin."
"Şimdi acının ne olduğunu gerçekten biliyordum. Ayağını bir cam parçasıyla kesmek ve eczanede dikiş attırmak değildi bu. Acı, insanın birlikte ölmesi gereken şeydi. Kollarda, başta en ufak güç bırakmayan, yastıkta kafayı bir yandan öbür yana çevirme cesaretini yok eden şeydi."

30 Ağustos 2015 Pazar

Sevgili Arsız Ölüm

Sevgili Arsız Ölüm



Latife Tekin’in ilk kitabı,  yazarken kendi hayatından esinlendiği Sevgili Arsız Ölüm.  Bir süredir Marquez kitaplarına duyduğum ilgi nedeniyle bir arkadaşımın sen bu kitabı oku kesin beğenirsin demesiyle ben de kendisiyle tanışmış oldum.

Sevgili Arsız Ölüm’deki Yüzyıllık Yalnızlık benzerliği tartışılmaz. Yazım sitilleri neredeyse aynı, cümleler kesik kesik, bitmeyen paragraflar, konudan konuya atlamalar hepsi Marquez klasiği aslında J İşin ilginç yanı, Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlığında da kendi yaşadığı yeri ve insanları hikayeleştirmiş olması ve temelde kendi ailesini anlatması. Bunları fark ettikten sonra da maalesef Sevgili Arsız Ölüm’ü önyargısız okuyamadığımı itiraf etmek zorundayım (belki Latife Tekin hiç etkilenmemiştir Marquez’den kim bilir).

Kitap genel olarak iki kısma ayrılmış durumda. İlk kısım Kayserinin küçük bir köyünde başlıyor ve ikinci kısımda büyük şehir İstanbul’a göç ediliyor. Köyde geçen zaman ailenin masalsı ve mutluluğa yakın dönemleri olarak yansıtılmış. Bir Kayserili olarak söyleyebilirim ki İç Anadolu şivesi, gelenekleri görenekleri, insanları, cinler periler, batıl inançlar, aile ilişkileri kitapta çok iyi yansıtılmış. Masal tadında bir gidiş var, ee sonra nolmuş, eee sonra nolmuş diyerek sona gelebilirsiniz yani J. İlk kısım hayatında hiç otobüs görmemiş insanların makinadan yaratık görmüşcesine kaçması, radyo dinlemeyi televizyon izlemeyi şeytan icadı deyip istememesi, düşüp bayılan hasta yatan kadına içine cin girdi deyip ahıra terk etmesi, evine çok uğramayan adama bağlanma büyülerin yapılması aslında pek de bize (Türk insanı ne de olsa) fantastik gelmeyecek olaylarla dolu. İkinci kısım ise daha trajik, köyden kente göç, aile bireylerinin şehir hayatına tutunamaması, işsizlik, parasızlık, fakirlik, eğitimsizlik, yine de geleneklere bağlı kalma her şeye rağmen ev içi tutuculuk anlatılıyor.

Kitapta esas karakter yok gibi dursa da bence Dirmit, ailenin ortanca kızı Latife Tekin’in kendisi. Havayla, suyla, karla, kışla, evin önündeki tulumbayla, şehirdeki evlerle konuşmaya başlıyor kendine yakın kimse olmadığından. Hayalci, düşünmeyi seviyor, ailenin yazı yazmaya şiir okumaya tutkun tek bireyi. Tutkuyla bağlanıyor eşyalara, yaptığı şeye ölesiye bağlanıyor, oynadığı oyunu bile bir iş edasıyla sürdürüyor. Fakat hayatı ailesinin önlenemez baskılarıyla iç içe geçmiş, sürekli anne müdahalesinde büyüyor. O kaçıyor, şehir onu evine getiriyor. Dirmit’in adı cinliye çıkmış evde..Kitaptaki anne karakterinin Azrail ile olan konuşmaları, inatlaşmaları, hayatı üzerine yaptığı anlama kitaba ismini vermiş.


Latife Tekin’in diğer kitaplarını da merakla okuyacağım, tarz değişirse mutlaka bu kitabı yeniden okumalıyım..

15 Ağustos 2015 Cumartesi

Benim Hüzünlü Orospularım



Benim Hüzünlü Orospularım


90. yaş gününe uyanan köşe yazarı artık yaşlandığını ve ölüm gününün yakın olduğunu fark ederek kendine daha önce hiç almadığı bir hediye vermek ister. uzun yıllardır müşterisi olduğu genelev sahibi eski arkadaşını arar ve kendine genç ve bakir bir kadın bulmasını ister. Hediyesini almak için gittiğin de ise yaşlı adamın yaşam rutinini tamamıyla değiştiren bir olay olur. Ömrü boyunca parasını ödemediği hiçbir kadınla birlikte olmaya alışkın olmayan adam aşık olmuştur. Gözlerini bir kere bile görmediği saf ve temiz hayallerinin sevgilisi Delgedina bir anda bütün her şeyi olur. 90 yaşında adam 14 yaşındaki Delgedina'ya hayatında ilk kez aşık olur!

Genel hatlarıyla bakılırsa hikaye rahatsız edici gelebilir, ki özet olarak bakılırsa öyle de.  Fakat, saygı duyduğum yazar Gabriel García Márquez'in ilk okuduğum hikayesi bu olmadığından, kendini ifade edişindeki fantastiklik ve uçlarda gezinme sevdasından dolayı öykü bir anda benim gözümde umutsuz bir aşk serüvenine dönüştü. Marquez'in anlatışındaki duruluk ve akıcılık zaten hikayeyi yanlış anlamanıza da izin vermiyor. Hikaye zaten daha çok adamın gençliğinden, monotonlaşmış hayatından, ilk yaşlılık deneyimlerinden ve yaşlılığı anlama sürecinden bahsediyor. Kadınlara olan bakışı, hayata doldurduğu enerji, umudu ve serüveni değişiyor. Aşka yaşlı gözlerle bakan bir adam izlemeye başlıyorsunuz :) 

Her ne kadar kendisin yaşarken değerini bilememiş mahcup bir okur olsam da  , derseniz ki Marquez'in en iyi kitabı bu mu, bence cevap hayır benim okuduklarım arasında Yüzyıllık Yalnızlık açık ara önde :)

4 Ağustos 2015 Salı

Yaşlılık



Yaşlılık

İtalyan edebiyatının usta yazarlarından İtalo Svevo ile Tezer Özlü'nün "Yaşamın Ucuna Yolculuk" adlı eserini okurken tanıştım. Tezer kendi yolculuğunu yaparken bir yandan da hayran kaldığı yazarların hayatlarını kurcalıyordu bu eserinde.  Sevdiğim yazarın sevdiği yazarı bende severim diyerekten ilk iş Yaşlılığı okumaya koyuldum.

İsme aldanıp sıkıcı bir eser olduğunu düşünerek başladığım hikaye ise tamamıyla farklı çıktı. Yaşlılık Svevo'nun çelişkiler üzerine kurduğu yapay bir ilginin kendi hayallerinde bulduğu aşk ve tutkununun hikayesini anlatıyor.  
Emilio'nun aslında gönül eğlenmek için yakınlaşmak istediği, sarı bukleleriyle gözlerini kamaştıran  Angiolina'ya olan kıskançlık, tutku, yalanlar ve çelişkiler üzerine kurulu aşkı anlatılıyor yaşlılıkta. Emilio belki ilk günden gönlünde büyüttüğü sevgiyi, ne sevdiğine anlatır ne de kendine kabul etmek ister, her zaman onunla sadece güzel vakit geçirmek için görüştüğünü düşünür. Fakat, Emilio asla sürekli içten içe özendiği ve hatta kıskandığı yakın dostu Balli gibi o tarzda bir adam olamamıştır. Hayallerinde düşlediği sevgilisi Angiolina,, namuslu, oturaklı, entelektüel ve sadıktır, buna karşın gerçek sevgilisi ise aksine beğenilmekten hoşlanan, kurnaz, bilgisizdir ve üstelik kendisini de sürekli aldatmaktadır. Esasen  Emilio'nun hayallerindeki bu kişilik kendi kız kardeşine benzer, sürekli olarak kardeşi ve Angiolia'nın kişiliklerini ve davranışlarını karşılaştırır.  Yine de bir yandan kardeşine olan acıma duygusuna engel olamaz.  Kitap boyunca Svevo, gerçekçi ve içten diliyle, bir adamın bir kadına duyabileceği saplantıyı kabul edemediği bir bağlılıkla anlatıyor. 
Kendi kendisine verdiği telkinlere rağmen güzelliğinden vazgeçemediğine karşı somut bir itaatkarlık gösteriliyor, buna karşın kendi içerisindeki bu adamı ise bir türlü kabul edemiyor değiştiremiyor.
Svevo'nun anlatışı her ne kadar roman havasına bürünse de kitap duygu dizini bütünü aslında. içimizde tırmanan çelişkilerin yansıması, itiraf edilemeyen yakarışlar bütünü. Sırada bu kitaptan daha fazla ismini duyuran "Zeno'nun bilinci" var.

27 Haziran 2015 Cumartesi

Son Hafriyat


Son Hafriyat


Bir Ankara Polisiyesi; Behsat Ç. serisinin ikinci kitabı Son Hafriyat. Emrah Serbest'in ilk eseri, serinin ilk kitabı olan Her Temas İz Bırakır'dan 2 yıl sonra 2008 de yayınlanmış. 2010 yılında bu seri önce dizileştirildi (Behsat Ç.) daha sonra ise dizinin finali ile bir film çekildi (Behsat Ç. seni kalbime Gömdüm, 2011), işte bu kitap filme esin vermiş. 

Normalde, burada da yazmıştım aslında, Behsat Ç. hayranı değilim, hatta serinin ilk kitabını da aşırı kullanılan şiddet sözcükleri ve sokak dili dolayısıyla beğenmemiştim. Fakat, bu kitapta Emrah Serbest'in aslında iyi bir polisiye yazarı olabileceğini fark ettim. Bu hikayedeki öykü bana daha orijinal ve ilgi çekici geldi. Olay akışı gayet güzel ve sır perdesi aralanması belli bir sırayla akışa uygun ilerlemiş. Yine de yazarın beğenmediğim yönleri var. Karakterler arasındaki anlamsız konuşmaları çok uzun tutuyor, bu hikayeden kopuşlara neden oluyor, saplantılı olarak bazı olayları çok abartıyor bu hikayedeki polislerin Megana arabası istemeleri gibi, en olmadık yerde bile bunu araya sokmayı başarıyor kendisi gibi gibi. Behsat Ç. bu hikayede üzgün, depresyonda ve konuşmuyor. Lakin, iç dünyasının karamsarlığı yeterinde okuyucuya aktarılamamış, hala içerisinde asi bir insan ama bu Polis olduğundan anlaşılabilir bir durum, zira diğer karakterler de çok normal değiller. Açıkçası ben çok fazla hayata küsmüş bir Behsat Ç. bulamadım karşımda. 

Yiğidi öldür hakkını ver demişler, romanı elimden bırakamadan 2 günde dolmuşta otobüste bitirdim, hikaye merak uyandırıcı ve akıcıydı. Türk polisiyesi okumak istiyorsanız ideal. Bazı Türkiye gerçeklerini de aralara sıkıştırmayı ihmal etmemiş Serbest. Ayrıca hikayenin Ankara da geçmesi de benim özellikle dikkatimi çekiyor, bazı durum espirilerini yakalamak hoş oluyor.

Mavi Köpeğin Gözleri


Mavi Köpeğin Gözleri


Gabriel Garcia Marquez'in ilk öykülerini barındırdığı, ismini de içindeki hikayelerden birisinden aldığı eser. Kısa öykü okumayı benim gibi çok seviyorsanız bu sihirli kitabı çok seveceksiniz.
 
Marquez hikayelerinde genel olarak çok gerçekçi olaylara sanki sihirli bir gözlük takmış ve her şeyi düşler dünyasından seyreder gibi yaklaşır ve bunu belli belirsiz anlarsınız, kesinlikle abartılı değildir bu durum. Kendisinin ilk eserlerinin birleştirildiği bu kitapta da Marquez'in muhteşem betimlemeleriyle tanışıp, ilginç hayal dünyasına bir kapı aralığından bakış yakalıyorsunuz. Yüzyıllık Yalnızlık ve Kırmızı Pazartesi'den de alışık olduğum üzere, hikayeler sanki arafta geçiyor, karakterler uyuyor mu ölü mü yoksa her şey gerçek dünyada mı yaşanıyor belirsiz. Genel bir buhran havası var, gitmek isteyip kalmak, bulmak isteyip arayamamak, uyanmak isteyip fazlasıyla uyumak gibi...

Kitabın içerisinde birbirinden farklı 12 öykü var. Bunlardan en çok aklımda kalanlar, kitaba ismini de veren öykü; Mavi Köpeğin Gözleri düşler dünyasında gerçek bir aşk, yaşam da ise bu aşın arayışını anlatıyor, bir diğeri Çulluklar Gözlerimizi Oydu ( yazarın Yüzyıllık Yalnızlığa değişmem dediği öykü) gözleri çulluklar tarafından oyulan 4 adamın bir sandığı bulmaya çalışması bir yandan ise hikayelerindeki absürtlüğün herkes tarafından bilinmesi nedeniyle adamlara kimsenin inanmayacağı düşüncesi anlatılmış, bir diğeri ise Ana Kedisinin İçinde güzelliğinden dolayı hayatından bıkmış bir kadın özlemle ve özgürce portakal yemek istiyor ve bunun için de evlerindeki kedinin bedenine girmeyi arzuluyor, fakat bu sefer de fare yeme isteğine yenik düşebileceğinden korkuyor. Bunların dışındaki hikayelerde bir başka çarpıcı; ikisinin gözlerinin makas ile oyulduğunu gören adam ve kendi tabutunda büyüdüğünü gören çocuk aklıma gelen bazı karakterler. Marquez kesinlikle ölümü çok seviyor.

18 Haziran 2015 Perşembe

Bülbülü Öldürmek

Bülbülü Öldürmek


"Ama başka insanların yüzüne bakabilmek için ilk önce kendi yüzüme bakabilmeliyim. Çoğunluğa bağlı olmayan tek şey insanın vicdanıdır."


Harper Lee'nin 1960 yılında yayımlanmış tek romanı Bülbülü öldürmek. Aynı zamanda büyük kitlelerce ilgi görmüş toplumsal bir özeleştiri, modern bir klasik. Kitap Güney Amerika'da kölelik düzeninden yeni yeni kurtulmaya başlamış toplumsal düzeni çocuk kahraman Scout Finch'in gözünden anlatıyor.

Kitapta, eşitlik, demokrasi, hukuk ve özgürlük kavramlarının hangi ırktan olursa olsun herkese karşı aynı uygulanması gerekliliğini, işlemediği bir suç yüzünden hüküm giymek üzere olan bir Zenci üzerinden anlatıyor.  Hikâyenin kahramanları iki kardeş; Scout Finch ve abisi Jem Finch insanların temelde eşit olması gerekirken neden bazılarının gözünde bazı insanların aynı yargılanmadığını sorguluyor. Babaları Avukat Atticus Finch, beyazlar tarafından bir Zencinin avukatlığını yapmasının ayıp bulunduğu bir dönemde üstelik fena bir suçtan yargılanan masum bir Zenciyi savunuyor ve çocuklarına hak, adalet ve herkes için eşitlik kavramlarını kendi yaşayış tarzıyla benimsetmeye çalışıyor. Zaten yaşadıkları tutucu bölge zamanla onlara kötülüğün insanın teninde değil vicdanında yaşadığını öğretecektir…

Harper Lee’nin dili çok yalın, masum ve saf, aynı küçük kız Scout gibi. Okuması çok zevkli, neredeyse elinizde tükenen bir roman Bülbülü öldürmek. İnsanın en güçlü duvarının ön yargıları olduğunu, bu ön yargıları kırmak içinse gerekli tek şeyin insanın vicdanına dönüp bakması gerektiğini çarpıcı bir örneklemeyle anlatıyor. Okurken, kendi içinize (yaşadığınız bölgeye)dönmeniz ve ırkçılık kavramına bir daha göz atmanız dileklerimle.



15 Haziran 2015 Pazartesi

Körlük

Körlük


Son dönemlerde okuduğum en etkileyici felaket senaryosu Nobel ödüllü yazar Jose Saramago tarafından kurgulanmış; Körlük kitabı.

Hikaye kırmızı ışıkta bekleyen arabaların birinden gelen ses ile başlar; "körüm, kör oldum!". Ses arabanın şoförüne aittir, ve birdenbire etrafını kaplayan beyaz ışıktan ve artık görememesinden bahseder.  Daha sonra körlüğünü tedavi etmesi için gittiği doktorunun, bakım ünitesindeki diğer hastaların da kör olmasıyla yaşanan durumun bir salgın olduğu anlaşılır ve dizi şeklinde ilerleyen felaketler baş gösterir.  Körlük yalnızca bir kişi dışında herkese bulaşmıştır; doktorun karısı. Körlüğün anlatıldığı kitapta körlerin içinde görmek duygusu ve görünen manzara doktorun karısı ile anlatılır. Hikayenin hiçbir yerinde  isim kullanılmaz, ilk kullanılan betimlemeler isim gibi nitelendirilir, siyah gözlüklü kız, ilk kör olan adam yada annesi olmayan çocuk gibi. Bu yöntemle olayların kişileştirilmesinden ziyade, yaşanılan duruma odaklanılması ve topluluğa atfedilmesi başarılı bir şekilde gerçekleştiriliyor.   Kitabın dili hikaye anlatır şekilde, hatta diyaloglar dahi normal anlatımdan ayrılmadan genel akışı bozmadan yerleştirilmiş.


Kitabı genel olarak ikiye ayrılmış olarak buldum. İlk kısım körlüğün salgın şeklinde yayılışı, körlerin karantinaya alınması ve karantina altındayken yaşanılan olaylar, ikinci kısım ise karantina altına alınmış körlerin dışarı dünya ile buluşması, yeni dünya düzeni.  Hikayenin başlangıç kısımlarında eğer bu kitaba dair benim yazdığım türden hafif spoiler içeren bir yazı okumadıysanız kitabın bir adamın körlüğü sırasında yaşanan zorlukları anlatacağı izlenimine kapılıyorsunuz.  Birdenbire bir ışık haznesine boğulan bir adam kör olmasının şaşkınlığını yaşarken bir yandan da hastalığının nedeni araştırılıyor. Fakat çok geçmeden ardı ardına insanların kör olmasıyla hastalığın bulaşıcı olduğu kanaatine varılıyor ve karantina dönemi başlıyor. Kitap içerisindeki şiddet ve felaket senaryoları gittikçe ağırlaşıyor, hatta kitabın bir felaketi anlattığını neredeyse yarısında anlıyorsunuz. Bir felaket durumunda toplum psikolojisinin nasıl değişeceğine odaklanılmış. Kör olan insanların içlerinde bulundukları durumla baş etme şekilleriyle birlikte temel insani dürtüler iyi olma ve kötü olma kavramları artık yeni ahlak kurallarına göre şekilleniyor. Kimse görme durumundaki kadar iyi, yada kötü olamıyor. Hayatlarını devam ettirmeleri için gerekli tek gerçek kalmış durumda: yemek bulmak ve yemek..

Bir toplumun hep birlikte kör olmasını kitabı okumadan hayal etmek güç, karanlıkta yaşayan insanlardan ziyade dışarıdan yaşayışlarına bakmaya çalışmak olabilecek olası senaryoları oluşturmak zor,  benim bu şekilde hissetmemde elbette Saramago'nun etkileyici betimlemelerin de yeri büyük. Kitabın filmi de yapılmış 2009 yılında, fakat pek tutmamış sanırım, o kadar zor bir konuyu ve durumu filmleştirmek kolay olmasa gerek.  Yine de ilk işim izlemek olacak.

Sonuç olarak, ilginç bir felaketler dizini okumak istiyorsanız bu kitabı hemen bitirmelisiniz, bundan sonra ise sırada yine Saramago'dan  'Görmek' gelecek..

19 Mayıs 2015 Salı

Çavdar Tarlasında Çocuklar

Çavdar Tarlasında Çocuklar (Gönülçelen)


İngilizce adıyla The Catcher in the Rye, J.D Salinger tarafından yazılmış bir eser. Uzun yıllar Amerika’da yasaklı kitaplar arasındaymış ve halen okullarda okunması yasak eserler arasında. Kitap aynı zamanda modern zamanların en iyi eserleri arasında geçiyor.

Bir eser hakkında çok fazla şey duyarsanız eğer onu okumak için de içinizde o derece heyecan birikiyor. Ben de Çavdar Tarlasında Çocuklar’a iki arkadaşımın negatif yorumlarına rağmen büyük bir merak ve istekle başladım.  Romanda Holden Coulfield isimli ergenlik çağındaki bir çocuğun okuldan atılması ve evine dönüşü sırasında yaşadığı içsel sıkıntıları ele alınıyor. Bu sırada da bir çocuğun beyninin içerisine girip an ve an düşüncelerine tanık oluyorsunuz. Holden genel olarak sıkıntılı bir çocuk, dersleri kötü, okulu sevmiyor ve küçük kardeşinin ölümü üzerine takıntılı. Fakat bu sırada tanık olduğunuz, Holden’in macera dolu üç gününden ziyade insanlara ve olaylara bakış açısı. Aslında ne kadar insanlardan nefret ettiğini, onları bayağı, sıradan ve samimiyetsiz olarak bulduğunu hikaye boyunca anlatsa da, herkesin iyi bir yönü olduğuna inanıyor ve saflığını kaybetmiyor. Hatta en sevmediklerini bile kitabın sonunda özlediğini belirtiyor. Masum olan her şeyi çok seviyor ve masumiyetin çok değerli olduğuna inanıyor. Holden ile birlikte insani olan ihtiyaçları; sevme ve sevilme içgüdüsünü sezinliyorsunuz, yalnızlık duygusunu tadıyorsunuz. 

Holden'in kitabın başından belli çok sevdiği bir kızı arama düşüncesi var, sürekli " sonra yaparım" yada "havamda değilim" diye erteliyor. Bence bu düşünce onun hayata tutunma belirtisi, kendini toparlama ihtiyacı. Fakat, kitabın sonunda belirtmese de  düşene kadar bu ihtiyaca tutunmuyor. 

Benim kitabı beğenme nedenim ise Holden’ın insanlardaki samimiyetsizliği çok güzel çözümlemesi ve buna rağmen bile onlara bir kolu ile bağlı kalması, yalnız kalmamacasına buna mecbur olduğunu bilmesi. Çokta yasaklanması gerekli bir kitap değil açıkçası. Düşünce tarzı olarak ergence olarak nitelendiremem çocuğun hikâyesini. Dünyaya haklı serzenişlerde bulunmuş bence. Çocuklar da sevmedikleri şeyleri yapmamalılar nihayetinde.

Kitabın en sevdiğim ve Holden’in saflığını en güzel yansıtan bölüm;


“Her neyse, hep, büyük bir çavdar tarlasında oyun oynayan çocuklar getiriyorum gözümün önüne. Binlerce çocuk, başka kimse yok ortalıkta -yetişkin hiç kimse, yani- benden başka. Ve çılgın bir uçurumun kenarında durmuşum. Ne yapıyorum, uçuruma yaklaşan herkesi yakalıyorum; nereye gittiklerine hiç bakmadan koşarlarken, ben bir yerlerden çıkıyor, onları yakalıyorum. Bütün gün yalnızca bu işi yapıyorum. Ben, çavdar tarlasında çocukları yakalayan biri olmak isterdim. Çılgın bir şey bu, biliyorum, ama ben yalnızca böyle biri olmak isterdim. Biliyorum, bu çılgın bir şey.

28 Nisan 2015 Salı

Sineklerin Tanrısı

Sineklerin Tanrısı

Modern klasikler olarak adlandırılan kitaplar arasında geçen Sineklerin Tanrısı ( Lord of the Flies), Nobel Edebiyat ödüllü İngiliz yazar William Golding’in en önemli eserlerinden birisidir.

Sineklerin Tanrısı Nükleer savaş sırasında İngiliz, yaşları 6 ile 16 arasındaki bir grup çocuğun uçak ile taşınması sırasında yaşadıkları bir kaza sonucu bir adaya düşmelerini ve verdikleri yaşam mücadelesini anlatır. Kitabın ilk başlarında düştükleri adanın güzellikleri ile büyülenen çocuklar başlarına gelebilecek olaylardan habersiz adanın keyfini çıkartmaya başlarlar, bu açıdan kitap bir çocuk hikâyesi olan Mercan Adası’na benzetiliyor. Fakat Sineklerin Tanrısı bir çocuk kitabı değildir, aksine çocuklar tarafından canlandırılmış bir kıyamet teorisidir. Kitabın ilk sayfalarında, 3 ana karakter göze çarpıyor. İlk karşılaşılan karakter, soylu, iyi giyimli, sevecen ve iyi niyetli Ralph etrafındaki güzelliklerle büyülenmiş bir şekilde adanın keyfini sürmektedir. Daha sonra tanışılan karakter ise şişman, hastalıklı, gözleri görmeme derecesinde miyop fakat kurnaz ve zeki Domuzcuk ( asıl ismi hiç bilinmez) hikâye boyunca alt tabaka insanı olarak görülür ve topluluk içerisinde kendini gösterme çabası ve içgüdüsel hayatta kalma mücadelesiyle göze çarpar. Ve okul korosu başkanı Jack karakteri ise İyilik simgesinin karşıtlığını göstermek için yaratılmıştır ve kötü huyludur. Öykünün başlarında çocuklar ilk toplanma ve birlikte hareket etme belirtileri göstererek toplantı yaparlar ve Ralph şef olarak seçilir. Bunda etkili olan ana neden ise yüksek ses çıkarmaya yarayan bir deniz kabuğudur. Çocuklar arasında bu deniz kabuğu bir saygınlık sebebidir, toplantılarda dahi elinde kabuğu taşımayan konuşmaz. Adada geçirilen ilk günler sonrasında topluluk kurallarından kopup yeni bir düzen kurmaya çalışan insanların sıkıntıları baş göstermeye başlar. Geneli küçük çocuklardan oluşan topluluk oyun oynama ile vakit geçirip hayatlarının devamlılığını sağlayacak işlere girişmek istemezler. Bu tür sıkıntılardan faydalanan Jack ise her fırsatta kendinin Şef olması gerektiğini dikte edecektir.  

Hikaye genel olarak insanın hatta çocukların dahi doğasında bulunan iyilik ve kötülük güdüsünü işliyor. Issız bir adada kalan çocuklar etraflarında kendilerini kontrol eden herhangi bir güç olmayınca içlerinde bulunan güce sahip olma dürtüsüne yenik düşüyor ve yabanileşmeye başlıyorlar. Belki masum olarak görülebilecek ve karınlarını doyurmak için başladıkları avcılık oyunu ise daha sonraları kan dökme zevkine kadar varıyor. Gücü elde eden çocuk adadaki çocukları da yönetiyor, emir veriyor ve hatta canı isteyince dövüyor.

Çocukların en temellerinde hissettikleri korkular da ıssız bir adada kalmaları dolayısıyla gün yüzüne çıkıyor. Özellikle yaşça küçük çocukların masum bir şekilde kendi içlerinde yarattıkları bir canavarı hepsi kabulleniyor ve gördüklerini iddia ediyorlar. Topluluk psikolojisinin en çarpıcı örneği olarak ise bir arkadaşlarını canavar olarak avlayıp vahşi bir şekilde katletmeleri geliyor. William Golding’in belki de en başarılı yapıtı olan bu kitap kesinlikle çok etkileyici. 

27 Nisan 2015 Pazartesi

İnce Memed ( I-II-III-IV )

İnce Memed ( I-II-III-IV )


Yakın bir süre önce kaybettiğimiz değerli yazar Yaşar Kemal'in en önemli yapıtıdır İnce Memed. Yaşar Kemal Türk edebiyatına sunulmuş bir armağan gibidir, eşsiz ve özgün diliyle konu edindiği öyküler ölümsüz ve zamansızdır. İnce Memed 32 yıl gibi uzun bir süreçte dört kitaplık bir seri halinde yayınlanmıştır ve birçok dile çevrilerek milyonlarca adet satılmıştır. İlk ve son kitap arasında geçen süre Yaşar Kemal'in toplumsal olaylara olan bakışını ve gelişimini de yansıtır aslında. Cumhuriyet sonrası dönem anlatması bakımından o dönem halkın yaşadığı zorluklar, fakirlik ve o dönemin ekonomik ve kültürel sancıları Yaşar Kemal'in kendine özgü diliyle şekillenir.

Öykü Dikenlikdüzü köyünden İnce Memed adlı bir delikanlı ve yaşadığı olaylar çerçevesinde ilerler. Güneydoğu bölgesinde hüküm süren katı ağalık düzeni ile birlikte bütün otoriter düzenler eleştirilir. Romanda İnce Memed ilk gençlik yıllarında ırgatlığını yaptığı  Abdi ağa'nın kendisine ve annesine yaptığı eziyetlere dayanamayarak köyünden kaçarak zamanla ağalık düzeni karşısında halkın savunucusu haline gelir. Eşkıya olduğu sıralarda sevdiği kadın olan Hatça'nın ve annesinin Abdi ağa tarafından öldürülmesiyle baskıcı güce karşı duyduğu kin bir yandan da intikam güdüsüyle de beslenir. Abdi ağaya karşı savaşırken aslında halkı sömüren kapitalist tek gücün kendi ağası veya ağalık sisteminin olmadığı fakat demokrat devlet düzeninin de aynı haksızlığa karşı durmamak kaydıyla aslında suçlu olduğu yargısına ulaşır. İnce Memed'e göre haksızlığa karşı durmamak da en azından haksızlık yapmak kadar suçtur. Bu nedenle de o savaşmayı seçmiştir.

Romanda aynı zamanda bölgenin başındaki illet sıtma hastalığı da işleniyor. Pirinç yetiştiriciliği sayesinde geçimini sağlayan halk arazinin bataklık olmasından kaynaklı sıtma hastalığı ile yaygın bir şekilde rahatsızlanıyor. Fakat, üzerlerindeki sömürücü gücün iktidarı yüzünden en basit alınacak önlemler (uyurken yatağa geçirilecek zıbınlık gibi) dahi zaruri görülüyor. İnsanlar çocuklarının kendilerinin öleceklerini bile bile bölgeyi terk edemiyorlar ve çalışmaya mecburlar.



Yaşar Kemal'in tam bir doğa yazarı olduğunu ben ilk İnce Memed ile keşfetmiştim. Torosların güzelliği, mis kokulu toprak, rengarenk çiçekler gökyüzünde boylu boyunca uzanan bulutlar ve sıcak güneşi onun ağzından dinlemek büyük keyif verir insana.  İnce Memed serisinin son kitabını, uzun bir kitaptır,  bundan 6 yıl önce bir solukta bitirmiştim. İlk 3 kitabı da zira öyleydi benim için. Dizi izlercisize merakla ve öfkeyle okuduğum kitaplar arasındadırlar. İnce Memed ile düşünür, süregelen düzene kızar, haksızlığa karşı durur, aşık olur sever ana hasreti çekersiniz. O günkü duygularımı hala hissediyorum. Kitabın üzerinizde bıraktığı etki de zaten öyle çabuk geçecek cinsten değil.  

8 Nisan 2015 Çarşamba

Otomatik Portakal

Otomatik Portakal


Özgür irade nedir? Buna sahip olmak için durulması gereken nokta neresidir, kendi özgürlüğü uğruna insan ne kadar baskı yapabilir? İyilik bir tercih midir yoksa toplumsal bir baskı mı? İyi olmak şartlandırılabilir bir olgu mudur? Peki çağrımsal şartlandırma ile insanları kötülükten iyiliğe yöneltmek mümkün müdür? Yada bunu yapmak etik olarak uygun mudur? İşte bütün bu soruları kafanızın içine hapseden kitap Anthony Burgess’in yazımıyla Otomatik Portakal.

Kitapta küçük yaşlardan belli şiddet duygusunu arzulayan bir çocuk olan Alex ve arkadaşlarının (kendi diliyle kankalarının) hikâyesi kendi ağzından argo bir dil kullanılarak anlatılmış. Yazıldığı yıllar 1960ların içerisinde süründüğü toplumsal buhranı, sokak çetelerini, kendini suça yöneltmiş gençleri,  kendi çıkarları uğruna insan harcayan siyasi partileri yansıtıyor. Aslında yazar kitabı insanları kendi zorbalıklarıyla otomatikleştirenleri eleştirme arzusuyla kaleme aldığını söylüyor ki kitabın içerisinde de (ben kendini resmetmiş diye düşündüm) otomatik portakal adında bir kitapla siyasileri eleştiren bir yazar var. Kitapta bahsedilen çağrışımla tedavi yöntemi ise hayvanlar üzerinde yapılan koşullandırmadan farksız. Bakınız Pavlo'nun Köpeği deneyi

Hikâye 1971 de Standley Kubrich’in yönetmenliğinde sinemayla kavuştuğunda asıl ününe kavuşmuş. Benim de uzun bir süre önce izlemem bir filmdi kendisi ki o zaman kitabının da olduğundan bihaberdim. Fakat film afişinin verdiği rahatsızlık nedeniyle filmin gerilim olduğunu sanmıştım. Neyse, bir gerilim değil rahatsızlık hikâyesi bu. Hele Kubrich’in alışılmışın dışında oluşturduğu atmosfer sanki çizgi roman okuyormuşsunuz hissiyatı uyandırıyor. Kubrich’in dekorasyonu filme bakış açınızı değiştiriyor bence. Film ile kitabı neredeyse aynı anda okudum, orijinal hikâyeye mutlak uyumluluk dekorasyon dışında var. Fakat bence en önemli kısım olan son filmde etkileyiciliğini düşürmemek için eksik anlatılmış. Spoiler vermemek için eksik olan kısmı anlatmayacağım ama Alex’e olan bakış açınızı tamamıyla değiştirmeye yetiyor bu değişiklik.


7 Nisan 2015 Salı

Franz Kafka

Franz Kafka

Kafka Çek Alman asıllı bir ailenin altı çocuğundan biridir. Prag da doğmuş büyümüştür. Baskıcı, sevgisiz ve güçlü bir baba ve çoğunlukla ezik kalan hoşgörülü bir anne tarafından dünyaya gelen Kafka annesi ve babasının dönemlerinde bir çok soylu aile gibi ticaretle uğraşıp evle zar zor ilgilenmesi sebebiyle evdeki mürebbiye ve aşçılar tarafından büyütülmüştür. Kafka'nın büyüdüğü çevre siyasi fikirleri ve yazılarına son derece etki etmiştir. Sevgiden yoksun bir şekilde büyüyen yazar genç yaşında akciğerlerinden hastalanması sebebiyle de sergin bir yaşam geçirip hiç bir zaman sevmediği memuriyetliğinden de erken yaşta emekliye ayrılmak zorunda kalmıştır. Aile hayatında bulamadığı bağlılığı ve sevgiyi umarsızca dışarıda aramıştır. Genelde zor ilişkileri seçme nedeni de budur sanırım. Son 6 ayını Berlin de birlikte yaşadığı Dora Diamant dışında mutluluğu yakalayamamıştır.  Kafka yaşadığı dönemlerde yazılarına hiç güvenmiyordu bu nedenle de genellikle yazılarını yok etmiştir. Kendi yaşadığı sırada yayınlanmış 3-5 ederi ise onun tanınmasına yetmemiştir. Ancak kendisi öldükten sonra aslında yakılmasını rica ettiği el yazmaları yayınlanmış ve 1950li yıllardan sonra hak ettiği üne kavuşmuştur.

Franz Kafka'nın iç psikolojisini, hastalığını ve aile ilişkilerini en açık bir şekilde anlattığı kadına yazdığı mektuplardan anlayabiliyoruz. Mektupları kendisinden bir hayli küçük Alman bir yazar olan Milena'ya yazmıştır ve ölümünden sonra en yakın arkadaşı tarafından kitap şeklinde "Milena'ya Mektuplar" ismiyle toparlanmıştır. Kitapta sadece Kafka'nın yazdığı mektupları okuyabiliyoruz bunun nedeni ölmeden önce Kafka'nın kendi yazdığı her şeyi mektuplarıyla birlikte yakmasıdır sanırım.  Mektupların başından sonuna bir çeviri teklifiyle başlayan ve gelişen aşk öyküsüne tanık oluyorsunuz. Aynı zamanda Kafka'nın gel-gitlerine, hastalanmış ruhuna, yalnızlığına ve sevgiye olan açlığına şahit oluyorsunuz. Oto biyografi olarak da düşünülebilecek eseri bir insanın asında özel hayatına (sonuçta mektupları Kafka Milena dan başka kimsenin okuyacağını bilmeyerek yazdı) müdahale olarak frakında olarak okumak lazım. Düşünün ki sizin facebook mesajlarınınız ilerde kitap haline getirilmiş  :). Mektuplarda zaman zaman kesik cümleler üstü karalanmış kelimeler dahi var. Açıkçası biraz fazla etkilendiğim kitaplardandır benim çünkü Kafka cesaretsizliği ve bastırılmışlığına bu mektuplarda çok net tanık olunuyor. Platonik olarak başlayan çaresiz umutsuz bir aşkı gözlemliyorsunuz. Kitap haline getirilmiş diğer mektupları ise bir başka aşık olduğu kadın Fellice ve babasınadır.

Kafka'nın en çarpıcı eseri aslında "Dönüşüm" bir başka adıyla  "Metamorfosis"dir. Dönüşümde baş karakter Gregor Samsa evinin geçimini üstlenmiş bir memurdur. Kitapta Gregor'un bir sabah uyanır ve kendini böceğe dönüşmüş halde bulur.  Sonrasında ise sırasıyla Gregor işe gidemeyeceğini anlar ve ailesinin geçimini sağlayamadığı için dışlanır çünkü geçim masrafları artık babanın ve kardeşinin üstüne kalmıştır. Bu sırada kitapta dikkat edilmesi gereken unsur böceğe dönüşen Gregor'un bir utanç kaynağı olmasıdır hatta bu yüzden de dışarı dünyadan saklanıp üstüne kilitli bir odada kendi kaderine bırakılır. Kafka psikolojisinin en net yansıtıldığı kitaptır Dönüşüm. Kafka'nın üzerindeki baba figürünün önemli etkisiyle geliştirdiği ezikliği, savunmasızlığı ve çaresizliği gözlemleniyor. Aslında bu kitabın Kafka'nın kendi çirkinliğine yaptığı gönderme olduğunu söyleyenler de var.

Dava benim Dönüşümden sonra okuduğum ikinci Kafka romanı. Dava içerik olarak işlediği suçu bilmeden yargılanan yine bir memurun hikayesini anlatıyor. Kaldığı pansiyonda iki adam tarafından uyandırılan Josef K. bilinmeyen bir suç yüzünden tutuklanır. Tutuklandıktan sonra K. ne suç işlediğini, suçlu olup olmadığını yada nasıl yargılanacağını bilmemektedir. Tutukluluk süresince ilginç, aslında rüya gibi fantastik, bir mahkeme tarafından yargılanır ve ölüm cezasına çaptırılarak bir gece taş ocağına götürülerek öldürülür. Hikaye size bu şekilde anlatılırsa bir hak arama, özgürlük arayışı gibi gelebilir fakat Kafka Davayı anlatırken kesinlikle K.'nın ne suçu işlediğine değinmez, hatta hikaye boyunca bu duruma biraz gıcık olursunuz. Yargılandığı mahkeme de normal bir bina yerine iç içe geçmiş odacıklardan oluşur. Hikaye boyunca K. işlediği suçtan alacağı cezayı hafifletmeye ve en uygun avukatla anlaşmaya çalışır. Bu sırada K. yı tutkulu bir savunma yaparken göremezsiniz, bu Kafka'nın basık karakterinin bir simgesidir aslında. Ölüm cezasından sonra apar topar alınıp götürülürken de karşı koymayı düşünmez bile, sanki her nasılsa K.nın da ölmek istediğini hissedersiniz.

Kafka'nın beni etkilediği üç kısa hikayesi de "Açlık Sanatçısı", "Fare Josefine" ve "Ceza Kolonisi"dir. Bu üç öykünün bana göre ortak yanı Kafka'nın insanları acı çekenler ve bunları izleyip zevk alanlar şeklinde ikiye ayırmasıdır. Açlık sanatçısı olarak canlandırılan karakter, kendisini meydan üzerinde bir kafese koydurarak belirli süre aç kalmasını sergiler. Zamanında çok meşhur olur olan sanatçının ünü yavaş yavaş söner ve en sonunda bir sirkte hayvanlarla birlikte sergilemeye başlar. Başarısızlığının asıl nedenini kaçak yemek yemesinin düşünülmesine bağlayan sanatçı daha da uzun aç kalabildiğini göstermek ister ve artık zayıflayan bedeni yanındaki samanların arasında kaybolup gider. Fare Josefine de artık sesi eskisi kadar beğenilmeyen bir sanatçıyı anlatır.  Artık kendisine olan ilgi azalmıştır ve Josefine'in sesi de beğenilmemektedir. Bu şekilde yalnızlaşan fare de kendini kalabalığın arasında kaybeder. Ceza kolonisi diğer hikayelere göre daha çarpıcıdır. İş seyahatine çıkmış bir adamın hapishane tarzı bir kolonide cezası ne olduğu bilinmeyen yalnızca ağır veya hafif suçlu olarak nitelendirilen mahkumların ilginç bir işkence makinesiyle öldürmelerini izlemesini anlatır. İşkence makinesi en küçük detayına kadar büyük bir hayranlıkla abartılarak anlatılır. Bu şekilde işkence gören mahkumların ölümleri neredeyse zevkle aktarılır. Fakat Kafka sonlarına yakışacak şekilde yine ne suç işlediği bilinmeden iş adamı da kendini bu aletle işkence çekerken bulur.


Franz Kafka kitaplarını okumak insanı biraz güçten düşürüyor, bu yüzden ben peş peşe okumamaya çalışıyorum açıkçası. Yine de benim en değer verdiğim yazarların başında gelir kendisi. Henüz okuma fırsatı bulamadığım iki büyük eseri de Şato ve Amerika da sırada bekliyor okunmak için. Kafka üzerine söylenmiş ve söylenecek çok şey var doğrusu, yazdıklarım bazı bilgiler dışında kendi görüşlerimi içeriyor. Kafka'yı eleştirmek ne haddime, yanlış bir şey yazdıysam affola :)