Merhabalar, ben Kübra.
Kitapları ve kitap okumayı çok seviyorum. Kitaplar benim yol arkadaşlarım ve bazen de çıktığım yolculuklardır. Küçüklüğümden beri her türlü alanda kaliteli olduğuna inandığım kitapları okurum. Okuyup genelde de olumlu düşüncelere sahip olduğum kitaplar ile ilgili yorumlarımı mümkün olduğunca spoilera bulaşmadan yazıyorum. Yazma amacım okuduğum kitapları unutmamak iken bir taraftan da ne okusam diye düşünen arkadaşlarıma fikir olmaya evrildi. Kenara köşeye de ruha gıda kendi çektiğim fotoğrafları serpiştirdim, umarım keyif alırsınız.

Mutlu okumalar!

özgürlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
özgürlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ocak 2020 Cuma

Nickel Çocukları

Nickel Çocukları

Günümüz edebiyatın parlayan yıldızı olarak tanınan Colson Whitehead'in 2019 yılında Time dergisinin kapağına taşıyan 1960'lı yılların Amerikasında yaşanan siyahi insanların verdiği hak mücadelesini ve uğradıkları ırkçılığı anlatan romanı Nickel Çocukları. Roman çok yakın bir zamana kadar açık durumda olan bir okulda geçen gerçek olaylar üzerine esinlenmiş.

Nickel 18 yaşından küçük çocuklar için kurulmuş bir ıslah evidir. Nickel'e genelde hafif suçlardan ceza almış siyah ve beyaz renkte çocuklar kalmaktadır, çocukların kaldıkları binalar ayrıdır ve birbirleriyle iletişime geçmeleri hoş görünmez. Nickel çocukların bir ıslah evi olmasına ve topluma kazandırılmak için terbiye eğitimi verilen bir yer olmasına rağmen okulun içerisinde yaşanan olaylar etiketi yansıtmaz. Nickel çocuklara acımasız işkencelerin yapıldığı, çalışanlar tarafından köle olarak  çalıştırıldığı ve taciz ve şiddete maruz bırakıldığı bir yerdir. Nickeldeyken göze batmayan çocuklar başlarına gelecek bir iki dayak vakasıyla dışarı da çıkabilir fakat diğerlerini bekleyen kötü kader Beyaz Saray, arka kapıdaki iki demir halka veya Tahtalıköye bir yolculuktur. 1960'lı yıllarda Amerikada dışarı dünyanın Nickel'den aslında çok da bir farkı yoktur, hukuk kuralları siyahlar ve beyazlar için aynı işlemez. Bir beyaza dik dik bakmanın cezası bile ölüm olabilir, üstelik bir de fakirseniz cenazeniz yoksullar mezarına gömülür..

Edwood ve Turner yolu Nickel de kesişmiş iki yakın arkadaştır. Edwood Nickel'e bir yanlış anlaşılma sonucu alınmış, geleceği parlak ve umutla dolu, zeki bir gençtir. Martin Luther King'in konuşmalarını dinleyerek siyahiler için de özgürlükçü bir Amerika hayali kurar. Fakat Edwood'u kurduğu gelecek hayallerden acımasız hakiki dünyaya uyandıracak gerçekler bir bir yüzüne çarpacaktır.


"Yasayı değiştirebiliyordunuz ama insanları ve birbirlerine davranışlarını etkileyemiyordunuz."

18 Haziran 2015 Perşembe

Bülbülü Öldürmek

Bülbülü Öldürmek


"Ama başka insanların yüzüne bakabilmek için ilk önce kendi yüzüme bakabilmeliyim. Çoğunluğa bağlı olmayan tek şey insanın vicdanıdır."


Harper Lee'nin 1960 yılında yayımlanmış tek romanı Bülbülü öldürmek. Aynı zamanda büyük kitlelerce ilgi görmüş toplumsal bir özeleştiri, modern bir klasik. Kitap Güney Amerika'da kölelik düzeninden yeni yeni kurtulmaya başlamış toplumsal düzeni çocuk kahraman Scout Finch'in gözünden anlatıyor.

Kitapta, eşitlik, demokrasi, hukuk ve özgürlük kavramlarının hangi ırktan olursa olsun herkese karşı aynı uygulanması gerekliliğini, işlemediği bir suç yüzünden hüküm giymek üzere olan bir Zenci üzerinden anlatıyor.  Hikâyenin kahramanları iki kardeş; Scout Finch ve abisi Jem Finch insanların temelde eşit olması gerekirken neden bazılarının gözünde bazı insanların aynı yargılanmadığını sorguluyor. Babaları Avukat Atticus Finch, beyazlar tarafından bir Zencinin avukatlığını yapmasının ayıp bulunduğu bir dönemde üstelik fena bir suçtan yargılanan masum bir Zenciyi savunuyor ve çocuklarına hak, adalet ve herkes için eşitlik kavramlarını kendi yaşayış tarzıyla benimsetmeye çalışıyor. Zaten yaşadıkları tutucu bölge zamanla onlara kötülüğün insanın teninde değil vicdanında yaşadığını öğretecektir…

Harper Lee’nin dili çok yalın, masum ve saf, aynı küçük kız Scout gibi. Okuması çok zevkli, neredeyse elinizde tükenen bir roman Bülbülü öldürmek. İnsanın en güçlü duvarının ön yargıları olduğunu, bu ön yargıları kırmak içinse gerekli tek şeyin insanın vicdanına dönüp bakması gerektiğini çarpıcı bir örneklemeyle anlatıyor. Okurken, kendi içinize (yaşadığınız bölgeye)dönmeniz ve ırkçılık kavramına bir daha göz atmanız dileklerimle.



19 Mayıs 2015 Salı

Çavdar Tarlasında Çocuklar

Çavdar Tarlasında Çocuklar (Gönülçelen)


İngilizce adıyla The Catcher in the Rye, J.D Salinger tarafından yazılmış bir eser. Uzun yıllar Amerika’da yasaklı kitaplar arasındaymış ve halen okullarda okunması yasak eserler arasında. Kitap aynı zamanda modern zamanların en iyi eserleri arasında geçiyor.

Bir eser hakkında çok fazla şey duyarsanız eğer onu okumak için de içinizde o derece heyecan birikiyor. Ben de Çavdar Tarlasında Çocuklar’a iki arkadaşımın negatif yorumlarına rağmen büyük bir merak ve istekle başladım.  Romanda Holden Coulfield isimli ergenlik çağındaki bir çocuğun okuldan atılması ve evine dönüşü sırasında yaşadığı içsel sıkıntıları ele alınıyor. Bu sırada da bir çocuğun beyninin içerisine girip an ve an düşüncelerine tanık oluyorsunuz. Holden genel olarak sıkıntılı bir çocuk, dersleri kötü, okulu sevmiyor ve küçük kardeşinin ölümü üzerine takıntılı. Fakat bu sırada tanık olduğunuz, Holden’in macera dolu üç gününden ziyade insanlara ve olaylara bakış açısı. Aslında ne kadar insanlardan nefret ettiğini, onları bayağı, sıradan ve samimiyetsiz olarak bulduğunu hikaye boyunca anlatsa da, herkesin iyi bir yönü olduğuna inanıyor ve saflığını kaybetmiyor. Hatta en sevmediklerini bile kitabın sonunda özlediğini belirtiyor. Masum olan her şeyi çok seviyor ve masumiyetin çok değerli olduğuna inanıyor. Holden ile birlikte insani olan ihtiyaçları; sevme ve sevilme içgüdüsünü sezinliyorsunuz, yalnızlık duygusunu tadıyorsunuz. 

Holden'in kitabın başından belli çok sevdiği bir kızı arama düşüncesi var, sürekli " sonra yaparım" yada "havamda değilim" diye erteliyor. Bence bu düşünce onun hayata tutunma belirtisi, kendini toparlama ihtiyacı. Fakat, kitabın sonunda belirtmese de  düşene kadar bu ihtiyaca tutunmuyor. 

Benim kitabı beğenme nedenim ise Holden’ın insanlardaki samimiyetsizliği çok güzel çözümlemesi ve buna rağmen bile onlara bir kolu ile bağlı kalması, yalnız kalmamacasına buna mecbur olduğunu bilmesi. Çokta yasaklanması gerekli bir kitap değil açıkçası. Düşünce tarzı olarak ergence olarak nitelendiremem çocuğun hikâyesini. Dünyaya haklı serzenişlerde bulunmuş bence. Çocuklar da sevmedikleri şeyleri yapmamalılar nihayetinde.

Kitabın en sevdiğim ve Holden’in saflığını en güzel yansıtan bölüm;


“Her neyse, hep, büyük bir çavdar tarlasında oyun oynayan çocuklar getiriyorum gözümün önüne. Binlerce çocuk, başka kimse yok ortalıkta -yetişkin hiç kimse, yani- benden başka. Ve çılgın bir uçurumun kenarında durmuşum. Ne yapıyorum, uçuruma yaklaşan herkesi yakalıyorum; nereye gittiklerine hiç bakmadan koşarlarken, ben bir yerlerden çıkıyor, onları yakalıyorum. Bütün gün yalnızca bu işi yapıyorum. Ben, çavdar tarlasında çocukları yakalayan biri olmak isterdim. Çılgın bir şey bu, biliyorum, ama ben yalnızca böyle biri olmak isterdim. Biliyorum, bu çılgın bir şey.

8 Nisan 2015 Çarşamba

Otomatik Portakal

Otomatik Portakal


Özgür irade nedir? Buna sahip olmak için durulması gereken nokta neresidir, kendi özgürlüğü uğruna insan ne kadar baskı yapabilir? İyilik bir tercih midir yoksa toplumsal bir baskı mı? İyi olmak şartlandırılabilir bir olgu mudur? Peki çağrımsal şartlandırma ile insanları kötülükten iyiliğe yöneltmek mümkün müdür? Yada bunu yapmak etik olarak uygun mudur? İşte bütün bu soruları kafanızın içine hapseden kitap Anthony Burgess’in yazımıyla Otomatik Portakal.

Kitapta küçük yaşlardan belli şiddet duygusunu arzulayan bir çocuk olan Alex ve arkadaşlarının (kendi diliyle kankalarının) hikâyesi kendi ağzından argo bir dil kullanılarak anlatılmış. Yazıldığı yıllar 1960ların içerisinde süründüğü toplumsal buhranı, sokak çetelerini, kendini suça yöneltmiş gençleri,  kendi çıkarları uğruna insan harcayan siyasi partileri yansıtıyor. Aslında yazar kitabı insanları kendi zorbalıklarıyla otomatikleştirenleri eleştirme arzusuyla kaleme aldığını söylüyor ki kitabın içerisinde de (ben kendini resmetmiş diye düşündüm) otomatik portakal adında bir kitapla siyasileri eleştiren bir yazar var. Kitapta bahsedilen çağrışımla tedavi yöntemi ise hayvanlar üzerinde yapılan koşullandırmadan farksız. Bakınız Pavlo'nun Köpeği deneyi

Hikâye 1971 de Standley Kubrich’in yönetmenliğinde sinemayla kavuştuğunda asıl ününe kavuşmuş. Benim de uzun bir süre önce izlemem bir filmdi kendisi ki o zaman kitabının da olduğundan bihaberdim. Fakat film afişinin verdiği rahatsızlık nedeniyle filmin gerilim olduğunu sanmıştım. Neyse, bir gerilim değil rahatsızlık hikâyesi bu. Hele Kubrich’in alışılmışın dışında oluşturduğu atmosfer sanki çizgi roman okuyormuşsunuz hissiyatı uyandırıyor. Kubrich’in dekorasyonu filme bakış açınızı değiştiriyor bence. Film ile kitabı neredeyse aynı anda okudum, orijinal hikâyeye mutlak uyumluluk dekorasyon dışında var. Fakat bence en önemli kısım olan son filmde etkileyiciliğini düşürmemek için eksik anlatılmış. Spoiler vermemek için eksik olan kısmı anlatmayacağım ama Alex’e olan bakış açınızı tamamıyla değiştirmeye yetiyor bu değişiklik.