Merhabalar, ben Kübra.
Kitapları ve kitap okumayı çok seviyorum. Kitaplar benim yol arkadaşlarım ve bazen de çıktığım yolculuklardır. Küçüklüğümden beri her türlü alanda kaliteli olduğuna inandığım kitapları okurum. Okuyup genelde de olumlu düşüncelere sahip olduğum kitaplar ile ilgili yorumlarımı mümkün olduğunca spoilera bulaşmadan yazıyorum. Yazma amacım okuduğum kitapları unutmamak iken bir taraftan da ne okusam diye düşünen arkadaşlarıma fikir olmaya evrildi. Kenara köşeye de ruha gıda kendi çektiğim fotoğrafları serpiştirdim, umarım keyif alırsınız.

Mutlu okumalar!

22 Kasım 2015 Pazar

Güneşi Uyandıralım

Güneşi Uyandıralım


Şeker Portakalı’nın devamı, Jose Mauro de Vasconcelos’un Zeze’nin ilk gençlik ve çocukluğunu anlattığı eseri Güneşi Uyandıralım.


İkinci hikâyede Minik kahraman Zeze birazcık büyümüş, haylazlık problemleri dışında sorunlara dalmış durumda. Ailesinin fakirliği nedeniyle zengin bir ailenin yanında kalıyor. Okulunun en zeki ve çalışkan öğrencisi o. Umudu dönüp fakir ailesine yardım etmek. 

 Birlikte yaşadığı aileye alışmakta zorluk çekiyor ve sevgi arayışına devam ediyor.  Bir baba çocuğunu nasıl sever nasıl şefkat gösterir? Bu sorunun cevabını kendi içinde arıyor.

Şeker Portakalı yok bu sefer, onun yerine Zeze’nin yüreğine yerleşmiş bir cur cur kurbağası var. En yakın arkadaşı, yüreğinden gelen ses olmuş yol gösteriyor. Kendi yüreğinde oluşturduğu baba karakterine ise sinemada tanıştığı ünlü oyuncu Maurice Chevalier oturtmuş durumda. Zeze kendi içindeki güneşi arıyor bu hikâyede, mutluluğu özlüyor. Kendi depresyonundan güneşiyle uyanmayı bekliyor. Büyüdükçe de uyanıyor, hayata adapte nasıl olunur öğreniyor. İnsanları oldukları gibi sevmeye alışıyor.

Serüvenin üçüncüsü “delifişek”, artık Zeze genç bir çocuk heyecanla okumayı bekliyorum…


Neye yarar Adam? Beni işitiyor musun? Konuş, Öğret bana yeniden güneşi uyandırmayı. Devam etmek, ilerlemek, gelip geçmek zorunluluğunu kabul etmeyi. İlerlemek ve güneşi uyandırmak, güç değil mi Adam? 
Yalvarırım, bunu senden son kez istiyorum, yanıt ver, büyük insanlar güneşi nasıl uyandırabilirler? Yalnızca bu kez.”

21 Kasım 2015 Cumartesi

Görmek

Görmek


Jose Saramago’nın “Körlük” kitabının devamı niteliğindeki eseri “Görmek”. Hikayeler de aynı kitapların isimlerindeki gibi son derece sade, net ve çarpıcı.  

Körlük salgını ardından 4 yıl sonrasında, ismi olmayan kentte seçim günü ile başlıyor Görmek. Sabahtan başlayıp bir türlü dinmek bilmeyen yağmur ilk seçime katılımın neden az olduğunu açıklar nitelikte fakat ikinci seçimde çıkan neredeyse yüzde seksen “beyaz oy” a partiler bir sebep bulamaz önce. Daha sonra ise karasız seçmenlerini “başsız”, “devletsiz” bırakıp, hadi bakalım ne haliniz varsa görün, birbirinizi yiyin ancak kaos ortamında değerimizi anlarsınız demeçleri vererek terk ederler. Ancak bu ayrılma, terk etme şeklinde değildir, aksine “olağan üstü durum” ilanıdır, ülke karantina altına alınır ve giriş çıkışlar yasaklanır. Fakat durum yetkililerin düşündüğü gibi olmaz, ülkede her şey eski düzeninde devam etmektedir! Halkın attığı beyaz oyu başkaldırı bir isyan olarak gören devlet bu durumu sabote etmekten geri kalmaz ve şu anda da karmaşadan kar çıkarma tutumunu devlet ele alır. Devletin kendi otoritesi uğruna teröre sarılması klasikleşmiş bir durumdur burada da. Üstelik beyaz oy isyanının suçlusu olarak da körlük salgınından tek etkilenmeyen kadına yüklemeye karar verir! Hem de daha körlük salgınının ne nedenini ne de yıkımlarını gün yüzüne çıkartmadan..

Görmek, Jose Saramago’nun Körlük romanının ardından yazabileceği en iyi devlet eleştirisi olmuş. Genel devlet-halk ilişkisi başarılı bir şekilde anlatılmış. Körlük’de olduğu gibi kişileştirilmekten ziyade genellemeler durumu özetliyor. Bu yazarın kesinlikle harika bir gözlem yeteneği var! Asıl görmek nedir, körlüğün bitmesi mi? Yoksa insanların gerçeklerin farkında olması ve duyarlılığı mı?
Uyarıdır, siyasi hassasiyetin yüksek dönemlerinde bu kitabı okumayın zira kafanızı duvardan duvara vurabilirsiniz!


17 Ekim 2015 Cumartesi

Şeker Portakalı

Şeker Portakalı


Jose Mauro de Vasconcelos’un iki hafta gibi kısa bir sürede yazdığı, yazarken belli ki içerisinde biriken çocukluk anılarını bir çırpıda yapıta döktüğü eseri Şeker Portakalı. Minik Zeze’nin hikâyesi.
Herkes gibi benim de ilk okuduğum kitaplardan biridir Şeker Portakalı. Ne zaman ismi geçse buruk bir gülümseme belirir içimde. Fakat sonraları yani büyükken okuması daha farklıymış bu hikâyeyi. Şimdi elimden bıraktım kitabı, gözlerim dolu, burnumun ucu acıyor, kalbim nefes alamıyor, sözler boğazıma dolanıyor…

Minik Zeze çok ama çok fakir bir ailenin sondan ikinci çocuğu, 5 yaşında abi olmayı öğrenmiş, hayatta sevgiye ne kadar bağlanılabilirse o kadarını öğrenmeye hevesli, şeker portakalı fidanıyla arkadaş olur. Kimseye anlatmadığı sırlarını paylaşır onunla. Zeze küçük saf masum bir çocuk olmanın yanında çok farkında, yaşadıklarının, fakirliğinin, annesinin, babasının, ablasının farkında. Onu neden sevmediklerinin, onu neden dövdüklerinin, neden ona hediye alamadıklarının farkında. O da yaramaz olmak istemez aslında, ama nede olsa çocuktur. Arada yaptığı haylazlıklarını içindeki küçük şeytana yükler, ama cezasını çeker zaten göze de almıştır. Zeze bir gün hayatında en çok seveceği insanla tanışır. Hayatında olmadığı kadar iyi olacaktır. Söz vermiştir Ona. Ve Zeze acı ile de tanışır, küçük yüreğinde taşıyamaz bunu, kusar kusar ama tükenmez, bitmez. Öğrenir en sonunda yaşamak aslında o acıya alışmak demektir……..

"İnsan yüreğinin, bütün sevdiklerini içine alabilmesi için çok büyük olması gerektiğini bilmelisin."
"Şimdi acının ne olduğunu gerçekten biliyordum. Ayağını bir cam parçasıyla kesmek ve eczanede dikiş attırmak değildi bu. Acı, insanın birlikte ölmesi gereken şeydi. Kollarda, başta en ufak güç bırakmayan, yastıkta kafayı bir yandan öbür yana çevirme cesaretini yok eden şeydi."

30 Ağustos 2015 Pazar

Sevgili Arsız Ölüm

Sevgili Arsız Ölüm



Latife Tekin’in ilk kitabı,  yazarken kendi hayatından esinlendiği Sevgili Arsız Ölüm.  Bir süredir Marquez kitaplarına duyduğum ilgi nedeniyle bir arkadaşımın sen bu kitabı oku kesin beğenirsin demesiyle ben de kendisiyle tanışmış oldum.

Sevgili Arsız Ölüm’deki Yüzyıllık Yalnızlık benzerliği tartışılmaz. Yazım sitilleri neredeyse aynı, cümleler kesik kesik, bitmeyen paragraflar, konudan konuya atlamalar hepsi Marquez klasiği aslında J İşin ilginç yanı, Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlığında da kendi yaşadığı yeri ve insanları hikayeleştirmiş olması ve temelde kendi ailesini anlatması. Bunları fark ettikten sonra da maalesef Sevgili Arsız Ölüm’ü önyargısız okuyamadığımı itiraf etmek zorundayım (belki Latife Tekin hiç etkilenmemiştir Marquez’den kim bilir).

Kitap genel olarak iki kısma ayrılmış durumda. İlk kısım Kayserinin küçük bir köyünde başlıyor ve ikinci kısımda büyük şehir İstanbul’a göç ediliyor. Köyde geçen zaman ailenin masalsı ve mutluluğa yakın dönemleri olarak yansıtılmış. Bir Kayserili olarak söyleyebilirim ki İç Anadolu şivesi, gelenekleri görenekleri, insanları, cinler periler, batıl inançlar, aile ilişkileri kitapta çok iyi yansıtılmış. Masal tadında bir gidiş var, ee sonra nolmuş, eee sonra nolmuş diyerek sona gelebilirsiniz yani J. İlk kısım hayatında hiç otobüs görmemiş insanların makinadan yaratık görmüşcesine kaçması, radyo dinlemeyi televizyon izlemeyi şeytan icadı deyip istememesi, düşüp bayılan hasta yatan kadına içine cin girdi deyip ahıra terk etmesi, evine çok uğramayan adama bağlanma büyülerin yapılması aslında pek de bize (Türk insanı ne de olsa) fantastik gelmeyecek olaylarla dolu. İkinci kısım ise daha trajik, köyden kente göç, aile bireylerinin şehir hayatına tutunamaması, işsizlik, parasızlık, fakirlik, eğitimsizlik, yine de geleneklere bağlı kalma her şeye rağmen ev içi tutuculuk anlatılıyor.

Kitapta esas karakter yok gibi dursa da bence Dirmit, ailenin ortanca kızı Latife Tekin’in kendisi. Havayla, suyla, karla, kışla, evin önündeki tulumbayla, şehirdeki evlerle konuşmaya başlıyor kendine yakın kimse olmadığından. Hayalci, düşünmeyi seviyor, ailenin yazı yazmaya şiir okumaya tutkun tek bireyi. Tutkuyla bağlanıyor eşyalara, yaptığı şeye ölesiye bağlanıyor, oynadığı oyunu bile bir iş edasıyla sürdürüyor. Fakat hayatı ailesinin önlenemez baskılarıyla iç içe geçmiş, sürekli anne müdahalesinde büyüyor. O kaçıyor, şehir onu evine getiriyor. Dirmit’in adı cinliye çıkmış evde..Kitaptaki anne karakterinin Azrail ile olan konuşmaları, inatlaşmaları, hayatı üzerine yaptığı anlama kitaba ismini vermiş.


Latife Tekin’in diğer kitaplarını da merakla okuyacağım, tarz değişirse mutlaka bu kitabı yeniden okumalıyım..

15 Ağustos 2015 Cumartesi

Benim Hüzünlü Orospularım



Benim Hüzünlü Orospularım


90. yaş gününe uyanan köşe yazarı artık yaşlandığını ve ölüm gününün yakın olduğunu fark ederek kendine daha önce hiç almadığı bir hediye vermek ister. uzun yıllardır müşterisi olduğu genelev sahibi eski arkadaşını arar ve kendine genç ve bakir bir kadın bulmasını ister. Hediyesini almak için gittiğin de ise yaşlı adamın yaşam rutinini tamamıyla değiştiren bir olay olur. Ömrü boyunca parasını ödemediği hiçbir kadınla birlikte olmaya alışkın olmayan adam aşık olmuştur. Gözlerini bir kere bile görmediği saf ve temiz hayallerinin sevgilisi Delgedina bir anda bütün her şeyi olur. 90 yaşında adam 14 yaşındaki Delgedina'ya hayatında ilk kez aşık olur!

Genel hatlarıyla bakılırsa hikaye rahatsız edici gelebilir, ki özet olarak bakılırsa öyle de.  Fakat, saygı duyduğum yazar Gabriel García Márquez'in ilk okuduğum hikayesi bu olmadığından, kendini ifade edişindeki fantastiklik ve uçlarda gezinme sevdasından dolayı öykü bir anda benim gözümde umutsuz bir aşk serüvenine dönüştü. Marquez'in anlatışındaki duruluk ve akıcılık zaten hikayeyi yanlış anlamanıza da izin vermiyor. Hikaye zaten daha çok adamın gençliğinden, monotonlaşmış hayatından, ilk yaşlılık deneyimlerinden ve yaşlılığı anlama sürecinden bahsediyor. Kadınlara olan bakışı, hayata doldurduğu enerji, umudu ve serüveni değişiyor. Aşka yaşlı gözlerle bakan bir adam izlemeye başlıyorsunuz :) 

Her ne kadar kendisin yaşarken değerini bilememiş mahcup bir okur olsam da  , derseniz ki Marquez'in en iyi kitabı bu mu, bence cevap hayır benim okuduklarım arasında Yüzyıllık Yalnızlık açık ara önde :)

4 Ağustos 2015 Salı

Yaşlılık



Yaşlılık

İtalyan edebiyatının usta yazarlarından İtalo Svevo ile Tezer Özlü'nün "Yaşamın Ucuna Yolculuk" adlı eserini okurken tanıştım. Tezer kendi yolculuğunu yaparken bir yandan da hayran kaldığı yazarların hayatlarını kurcalıyordu bu eserinde.  Sevdiğim yazarın sevdiği yazarı bende severim diyerekten ilk iş Yaşlılığı okumaya koyuldum.

İsme aldanıp sıkıcı bir eser olduğunu düşünerek başladığım hikaye ise tamamıyla farklı çıktı. Yaşlılık Svevo'nun çelişkiler üzerine kurduğu yapay bir ilginin kendi hayallerinde bulduğu aşk ve tutkununun hikayesini anlatıyor.  
Emilio'nun aslında gönül eğlenmek için yakınlaşmak istediği, sarı bukleleriyle gözlerini kamaştıran  Angiolina'ya olan kıskançlık, tutku, yalanlar ve çelişkiler üzerine kurulu aşkı anlatılıyor yaşlılıkta. Emilio belki ilk günden gönlünde büyüttüğü sevgiyi, ne sevdiğine anlatır ne de kendine kabul etmek ister, her zaman onunla sadece güzel vakit geçirmek için görüştüğünü düşünür. Fakat, Emilio asla sürekli içten içe özendiği ve hatta kıskandığı yakın dostu Balli gibi o tarzda bir adam olamamıştır. Hayallerinde düşlediği sevgilisi Angiolina,, namuslu, oturaklı, entelektüel ve sadıktır, buna karşın gerçek sevgilisi ise aksine beğenilmekten hoşlanan, kurnaz, bilgisizdir ve üstelik kendisini de sürekli aldatmaktadır. Esasen  Emilio'nun hayallerindeki bu kişilik kendi kız kardeşine benzer, sürekli olarak kardeşi ve Angiolia'nın kişiliklerini ve davranışlarını karşılaştırır.  Yine de bir yandan kardeşine olan acıma duygusuna engel olamaz.  Kitap boyunca Svevo, gerçekçi ve içten diliyle, bir adamın bir kadına duyabileceği saplantıyı kabul edemediği bir bağlılıkla anlatıyor. 
Kendi kendisine verdiği telkinlere rağmen güzelliğinden vazgeçemediğine karşı somut bir itaatkarlık gösteriliyor, buna karşın kendi içerisindeki bu adamı ise bir türlü kabul edemiyor değiştiremiyor.
Svevo'nun anlatışı her ne kadar roman havasına bürünse de kitap duygu dizini bütünü aslında. içimizde tırmanan çelişkilerin yansıması, itiraf edilemeyen yakarışlar bütünü. Sırada bu kitaptan daha fazla ismini duyuran "Zeno'nun bilinci" var.

27 Haziran 2015 Cumartesi

Son Hafriyat


Son Hafriyat


Bir Ankara Polisiyesi; Behsat Ç. serisinin ikinci kitabı Son Hafriyat. Emrah Serbest'in ilk eseri, serinin ilk kitabı olan Her Temas İz Bırakır'dan 2 yıl sonra 2008 de yayınlanmış. 2010 yılında bu seri önce dizileştirildi (Behsat Ç.) daha sonra ise dizinin finali ile bir film çekildi (Behsat Ç. seni kalbime Gömdüm, 2011), işte bu kitap filme esin vermiş. 

Normalde, burada da yazmıştım aslında, Behsat Ç. hayranı değilim, hatta serinin ilk kitabını da aşırı kullanılan şiddet sözcükleri ve sokak dili dolayısıyla beğenmemiştim. Fakat, bu kitapta Emrah Serbest'in aslında iyi bir polisiye yazarı olabileceğini fark ettim. Bu hikayedeki öykü bana daha orijinal ve ilgi çekici geldi. Olay akışı gayet güzel ve sır perdesi aralanması belli bir sırayla akışa uygun ilerlemiş. Yine de yazarın beğenmediğim yönleri var. Karakterler arasındaki anlamsız konuşmaları çok uzun tutuyor, bu hikayeden kopuşlara neden oluyor, saplantılı olarak bazı olayları çok abartıyor bu hikayedeki polislerin Megana arabası istemeleri gibi, en olmadık yerde bile bunu araya sokmayı başarıyor kendisi gibi gibi. Behsat Ç. bu hikayede üzgün, depresyonda ve konuşmuyor. Lakin, iç dünyasının karamsarlığı yeterinde okuyucuya aktarılamamış, hala içerisinde asi bir insan ama bu Polis olduğundan anlaşılabilir bir durum, zira diğer karakterler de çok normal değiller. Açıkçası ben çok fazla hayata küsmüş bir Behsat Ç. bulamadım karşımda. 

Yiğidi öldür hakkını ver demişler, romanı elimden bırakamadan 2 günde dolmuşta otobüste bitirdim, hikaye merak uyandırıcı ve akıcıydı. Türk polisiyesi okumak istiyorsanız ideal. Bazı Türkiye gerçeklerini de aralara sıkıştırmayı ihmal etmemiş Serbest. Ayrıca hikayenin Ankara da geçmesi de benim özellikle dikkatimi çekiyor, bazı durum espirilerini yakalamak hoş oluyor.

Mavi Köpeğin Gözleri


Mavi Köpeğin Gözleri


Gabriel Garcia Marquez'in ilk öykülerini barındırdığı, ismini de içindeki hikayelerden birisinden aldığı eser. Kısa öykü okumayı benim gibi çok seviyorsanız bu sihirli kitabı çok seveceksiniz.
 
Marquez hikayelerinde genel olarak çok gerçekçi olaylara sanki sihirli bir gözlük takmış ve her şeyi düşler dünyasından seyreder gibi yaklaşır ve bunu belli belirsiz anlarsınız, kesinlikle abartılı değildir bu durum. Kendisinin ilk eserlerinin birleştirildiği bu kitapta da Marquez'in muhteşem betimlemeleriyle tanışıp, ilginç hayal dünyasına bir kapı aralığından bakış yakalıyorsunuz. Yüzyıllık Yalnızlık ve Kırmızı Pazartesi'den de alışık olduğum üzere, hikayeler sanki arafta geçiyor, karakterler uyuyor mu ölü mü yoksa her şey gerçek dünyada mı yaşanıyor belirsiz. Genel bir buhran havası var, gitmek isteyip kalmak, bulmak isteyip arayamamak, uyanmak isteyip fazlasıyla uyumak gibi...

Kitabın içerisinde birbirinden farklı 12 öykü var. Bunlardan en çok aklımda kalanlar, kitaba ismini de veren öykü; Mavi Köpeğin Gözleri düşler dünyasında gerçek bir aşk, yaşam da ise bu aşın arayışını anlatıyor, bir diğeri Çulluklar Gözlerimizi Oydu ( yazarın Yüzyıllık Yalnızlığa değişmem dediği öykü) gözleri çulluklar tarafından oyulan 4 adamın bir sandığı bulmaya çalışması bir yandan ise hikayelerindeki absürtlüğün herkes tarafından bilinmesi nedeniyle adamlara kimsenin inanmayacağı düşüncesi anlatılmış, bir diğeri ise Ana Kedisinin İçinde güzelliğinden dolayı hayatından bıkmış bir kadın özlemle ve özgürce portakal yemek istiyor ve bunun için de evlerindeki kedinin bedenine girmeyi arzuluyor, fakat bu sefer de fare yeme isteğine yenik düşebileceğinden korkuyor. Bunların dışındaki hikayelerde bir başka çarpıcı; ikisinin gözlerinin makas ile oyulduğunu gören adam ve kendi tabutunda büyüdüğünü gören çocuk aklıma gelen bazı karakterler. Marquez kesinlikle ölümü çok seviyor.

18 Haziran 2015 Perşembe

Bülbülü Öldürmek

Bülbülü Öldürmek


"Ama başka insanların yüzüne bakabilmek için ilk önce kendi yüzüme bakabilmeliyim. Çoğunluğa bağlı olmayan tek şey insanın vicdanıdır."


Harper Lee'nin 1960 yılında yayımlanmış tek romanı Bülbülü öldürmek. Aynı zamanda büyük kitlelerce ilgi görmüş toplumsal bir özeleştiri, modern bir klasik. Kitap Güney Amerika'da kölelik düzeninden yeni yeni kurtulmaya başlamış toplumsal düzeni çocuk kahraman Scout Finch'in gözünden anlatıyor.

Kitapta, eşitlik, demokrasi, hukuk ve özgürlük kavramlarının hangi ırktan olursa olsun herkese karşı aynı uygulanması gerekliliğini, işlemediği bir suç yüzünden hüküm giymek üzere olan bir Zenci üzerinden anlatıyor.  Hikâyenin kahramanları iki kardeş; Scout Finch ve abisi Jem Finch insanların temelde eşit olması gerekirken neden bazılarının gözünde bazı insanların aynı yargılanmadığını sorguluyor. Babaları Avukat Atticus Finch, beyazlar tarafından bir Zencinin avukatlığını yapmasının ayıp bulunduğu bir dönemde üstelik fena bir suçtan yargılanan masum bir Zenciyi savunuyor ve çocuklarına hak, adalet ve herkes için eşitlik kavramlarını kendi yaşayış tarzıyla benimsetmeye çalışıyor. Zaten yaşadıkları tutucu bölge zamanla onlara kötülüğün insanın teninde değil vicdanında yaşadığını öğretecektir…

Harper Lee’nin dili çok yalın, masum ve saf, aynı küçük kız Scout gibi. Okuması çok zevkli, neredeyse elinizde tükenen bir roman Bülbülü öldürmek. İnsanın en güçlü duvarının ön yargıları olduğunu, bu ön yargıları kırmak içinse gerekli tek şeyin insanın vicdanına dönüp bakması gerektiğini çarpıcı bir örneklemeyle anlatıyor. Okurken, kendi içinize (yaşadığınız bölgeye)dönmeniz ve ırkçılık kavramına bir daha göz atmanız dileklerimle.



15 Haziran 2015 Pazartesi

Körlük

Körlük


Son dönemlerde okuduğum en etkileyici felaket senaryosu Nobel ödüllü yazar Jose Saramago tarafından kurgulanmış; Körlük kitabı.

Hikaye kırmızı ışıkta bekleyen arabaların birinden gelen ses ile başlar; "körüm, kör oldum!". Ses arabanın şoförüne aittir, ve birdenbire etrafını kaplayan beyaz ışıktan ve artık görememesinden bahseder.  Daha sonra körlüğünü tedavi etmesi için gittiği doktorunun, bakım ünitesindeki diğer hastaların da kör olmasıyla yaşanan durumun bir salgın olduğu anlaşılır ve dizi şeklinde ilerleyen felaketler baş gösterir.  Körlük yalnızca bir kişi dışında herkese bulaşmıştır; doktorun karısı. Körlüğün anlatıldığı kitapta körlerin içinde görmek duygusu ve görünen manzara doktorun karısı ile anlatılır. Hikayenin hiçbir yerinde  isim kullanılmaz, ilk kullanılan betimlemeler isim gibi nitelendirilir, siyah gözlüklü kız, ilk kör olan adam yada annesi olmayan çocuk gibi. Bu yöntemle olayların kişileştirilmesinden ziyade, yaşanılan duruma odaklanılması ve topluluğa atfedilmesi başarılı bir şekilde gerçekleştiriliyor.   Kitabın dili hikaye anlatır şekilde, hatta diyaloglar dahi normal anlatımdan ayrılmadan genel akışı bozmadan yerleştirilmiş.


Kitabı genel olarak ikiye ayrılmış olarak buldum. İlk kısım körlüğün salgın şeklinde yayılışı, körlerin karantinaya alınması ve karantina altındayken yaşanılan olaylar, ikinci kısım ise karantina altına alınmış körlerin dışarı dünya ile buluşması, yeni dünya düzeni.  Hikayenin başlangıç kısımlarında eğer bu kitaba dair benim yazdığım türden hafif spoiler içeren bir yazı okumadıysanız kitabın bir adamın körlüğü sırasında yaşanan zorlukları anlatacağı izlenimine kapılıyorsunuz.  Birdenbire bir ışık haznesine boğulan bir adam kör olmasının şaşkınlığını yaşarken bir yandan da hastalığının nedeni araştırılıyor. Fakat çok geçmeden ardı ardına insanların kör olmasıyla hastalığın bulaşıcı olduğu kanaatine varılıyor ve karantina dönemi başlıyor. Kitap içerisindeki şiddet ve felaket senaryoları gittikçe ağırlaşıyor, hatta kitabın bir felaketi anlattığını neredeyse yarısında anlıyorsunuz. Bir felaket durumunda toplum psikolojisinin nasıl değişeceğine odaklanılmış. Kör olan insanların içlerinde bulundukları durumla baş etme şekilleriyle birlikte temel insani dürtüler iyi olma ve kötü olma kavramları artık yeni ahlak kurallarına göre şekilleniyor. Kimse görme durumundaki kadar iyi, yada kötü olamıyor. Hayatlarını devam ettirmeleri için gerekli tek gerçek kalmış durumda: yemek bulmak ve yemek..

Bir toplumun hep birlikte kör olmasını kitabı okumadan hayal etmek güç, karanlıkta yaşayan insanlardan ziyade dışarıdan yaşayışlarına bakmaya çalışmak olabilecek olası senaryoları oluşturmak zor,  benim bu şekilde hissetmemde elbette Saramago'nun etkileyici betimlemelerin de yeri büyük. Kitabın filmi de yapılmış 2009 yılında, fakat pek tutmamış sanırım, o kadar zor bir konuyu ve durumu filmleştirmek kolay olmasa gerek.  Yine de ilk işim izlemek olacak.

Sonuç olarak, ilginç bir felaketler dizini okumak istiyorsanız bu kitabı hemen bitirmelisiniz, bundan sonra ise sırada yine Saramago'dan  'Görmek' gelecek..