Merhabalar, ben Kübra.
Kitapları ve kitap okumayı çok seviyorum. Kitaplar benim yol arkadaşlarım ve bazen de çıktığım yolculuklardır. Küçüklüğümden beri her türlü alanda kaliteli olduğuna inandığım kitapları okurum. Okuyup genelde de olumlu düşüncelere sahip olduğum kitaplar ile ilgili yorumlarımı mümkün olduğunca spoilera bulaşmadan yazıyorum. Yazma amacım okuduğum kitapları unutmamak iken bir taraftan da ne okusam diye düşünen arkadaşlarıma fikir olmaya evrildi. Kenara köşeye de ruha gıda kendi çektiğim fotoğrafları serpiştirdim, umarım keyif alırsınız.

Mutlu okumalar!

28 Şubat 2015 Cumartesi

Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu

Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu


Stefan Zweig'ın şu ana kadar okuduklarımdan bir hayli farklı kısa öyküsü Bilinmeyen bir kadının mektubu. Oldukça güçlü platonik bir aşkı konu almış Zweig bu eserinde. Kitapta bir kadının küçük yaşlardan itibaren bir adama duyduğu aşkın psikolojik çözümlemesi yapılmış. Kadının adama duyduğu sevgi o kadar büyüktür ki bütün hayatını uzaktan da olsa adamı izlemeye adar ve bütün yaşamının merkezine adamı yerleştirir kadın. Fakat hayatlarının belirli birkaç dönemlerinde karşılaşsalar da adam bu kendini ona adamış kadını hiç bir zaman görmez. Adam kadını hiç bir zaman gerçek anlamda tanımaz, hatta aradan geçen zamanla çoğu kez yüzünü bile unutur. Karşılıksız bir aşkın öyküsüdür bu sadece bir taraf tarafından yaşanılmaya mahkum edilmiştir.

"Sana, beni asla tanımamış olan sana" hitabıyla başlar bilinmeyen kadının mektubu ve isminden zaten adamın bilmeyeceğinden emin olarak bahsetmez. Sadece hayat öyküsünü yaşadığı aşk çerçevesinde adama son nefesinde anlatmak ister.

Kitabı çerçeveleyen buhran havası Stefan Zweig'ın diğer öykülerinden de alışılmış bir durum fakat bu kadar romantik bir hikaye benim için yeni oldu. Kitabın sonunda sorgulaman edemedim, tek taraflı bir aşk (bunun aşk olamayacağını savunanlar da var) bu kadar güçlü olabilir mi gerçekten? Yoksa bu aşk değil de takıntı mıdır? Hastalık mıdır?



"Bir tel gibi gergindim ve varlığının ona her dokunuşuyla tınlıyordum. Hep senin etrafındaydım, hep gergin ve hareketliydim; ama sen beni ancak cebinde taşıdığın ve karanlıkta sabırla senin saatlerini sayıp ölçen, yollarında sana duyulmayan nabız atışlarıyla eşlik eden ve senin acele bakışlarının saniyelerin tik-taklarının ancak milyonda birinde yöneldiği saatin yayının gerginliğini hissettiğin kadar hissedebiliyordun."

25 Şubat 2015 Çarşamba

Her Temas İz Bırakır

Her Temas İz Bırakır


Emrah Serbes'in  okuduğum son romanı. Deliduman dan sonra bende oluşan kötü izlerini biraz hafifletti doğrusu. Kendisinin ilk romanı olması dolayısıyla sanırım en orijinal romanı bu bende oluşturduğu market kaygısı ile roman yazıyor önyargısından en  uzak romanı bu.

Emrah Serbes bu romanında kimilerinizin yakından tanıdığı (ben diziyi izlemedim) deyim yerindeyse tam bir tutunamamış kahraman polis Behsat Ç. karakterini Ankara sokaklarına katıyor. Behsat Ç. emekliliği yaklaşmış yaşını almış bir polis fakat hala dönen çarklara kafa tutuyor romanda, bu şekilde de hem polis çevresinde hem de aile hayatında dışlanmış bir karakter olmuş. Eski eşi ile arası bozulmuş, kızıyla arasında düzenli bir ilişki oturtamamış, baba baskısında büyümüş ve hala hayatında sürekli benim dediğimi yap diyen bir abi var.  Fakat Serbes Behsat Ç. dışındaki karakterleri tam tamına canlandıramamış, aile hayatındaki problemler havada kalmış gibi duruyor. Ahmet Ümit dışında Türk polisiyesi okumamış olmamdan kaynaklı olsa gerek yine de tarzı ile beğendim romanı. Romandaki cinayet güzel kurgulanmış fakat Türkiye açısından hayali olduğunu düşündüğüm yerler olmadı değil. Birden fazla alakasız gibi görünen olaylar romanın sonuna doğru birleşiyor ve örgüyü tamamlıyor.


Son zamanlarda Emrah Serbes'in bağımsız yazı konusunda daha başarılı olduğunu düşünmeye başladım, romanlarında hep bir acelecilik seziyorum. Sanki hadi konu bir an önce çözülsün de gidelim işimiz gücümüz var tarzında. Bir süre sonra boğuluyorsunuz, ara nefesi almak istiyorsunuz. Sonuç olarak, Serbes Ankara'da geçen küçük hikayeler anlatsın biz dinleyelim..

20 Şubat 2015 Cuma

Deliduman

Deliduman


Erken Kaybedenler, Her Temas İz Bırakır ve Hikâyem Paramparça kitaplarının yazarı Emrah Serbes, yarattığı karakter Behsat Ç. kitlelerce sezon sezon takip edilen bir diziye ilham vermiş, üstelik ilk 10 bölüm de senaristlik yapmış bir diğer hayranı olduğum Ankara yazarı. Yada favori yazarlarım arasındaydı mı demeli. Sanırım Serbest bu kitabını biraz aceleyle yazmış. Kendisinin kendisini tanıyacak kitabını okuduğumdan söylüyorum maalesef son kitabında başarısız olmuş yazar. Sanırım bunda, patlamış konu var hazır hadi roman yazalım da yürüsün gitsin deyip çıkar gayesi gütmüş :( . Kitabı elimden aldığımdan belli beni irrite eden birçok şey oldu. Bunlardan ilki diğer kitaplarını okurken karşılaşmadığım yazarın argolu kaba küfürlü dili sanırım. Belki bu beni rahatsız ederken birçok kişiyi de eğlendiriyor dur bilemem tabii (bakınız Behsat Ç.). Fakat bu kadarda değil, kurgusu zayıf, karakterler oturmamış, sonu gelmeyen bir kitap olmuş bu. Başkarakterlerin de ergenliğinden olsa gerek kitapta bir çocukluk havası hakim, belki de 17-20 arasında okusam bende severdim kitabı ? Hele sonu iyice çileden çıkarttı beni galiba, bir konu var olay var ergenler bir şeylere kızmış haklılar da sanırım ama tek yönlü bir anlatım bu. Yada ben tamamen yanlış anladım ergen psikoloji çözümlemesi yapmış mesela kitap ve ben bunun için fazla büyüğüm :S. 

Kitapla ilgili söyleyebileceğim tek olumlu şey Gezi direnişi sırasında bulunulan ruh halini tarafsız bir şekilde ortaya koyma gayretidir. Taksim civarını insanların oluşturduğu birlikteliği, bulunulan hal ve durumu şu anda herkes okusa hah evet öyle de bir tiwit vardı, yaa doğru ne güzeldi o duvar yazıları falan dedirtecek cinsten güzel anlatmış. Fakat düşünmeden alamadım kendimi madem illa Gezi’yi içeren bir kitap yazacaktı (dedim ya çıkar güdüsü) neden bu kadar hikâye için kastırmış. Başlarda ilginç başlayan kitabı sanki zorla Geziye bağlamış gibi geldi bana.


Maalesef notum vasat oldu bu kitaba, ama daha da bitirmeden, Her Temas İz Bırakır’a başlamıştım bile. İlk izlenimin kesinlikle daha iyi olduğu yönünde, en azından bir tarzı, sürükleyen bir olay akışı var. Bunda yazarın ilk kitabı olmasının da etkisi vardır mutlaka. Siz yine de beni dinlemeyin çok J

17 Şubat 2015 Salı

Amok Koşucusu

Amok Koşucusu


Amok koşucusu Stefan Zweig tarafından yazılmış kendisiyle birlikte 7 öyküsünü de içeren derleme kitap. Öykülerden bahsetmeden önce benim de kitaba başlamadan önce zihnimi bir süre meşgul eden nedir bu Amok koşucusu sorusuyla ilgilenelim. Amok koşucusu Zweig’ın anlatımıyla cinnet durumundaki ya da histeri krizine girmiş, eline aldığı kesici aletle etrafta koşturan karşısına çıkan insanları altüst edip öldüren, kendinden habersiz düşünmeden sadece ve sadece koşan insan demekmiş. Söyleme göre bu krize giren insan kendisini öldürmeden de durmuyor durdurulamıyormuş. Yine yazara göre Amok sendromu bir çeşit ada yaşayanlarına aitmiş. Evet, aydınlanma dolu saatler çünkü Google da yaptığım arama sonuçlarına göre böyle bir hastalık tablosu gerçek ve yaşanmış bir olay ardından isimlendirilmiş. Tam bir katliam doğrusu. Fakat anlatılan bu korkunç tablo aklınıza hikâyenin özünün gerilim tabanlı olduğunu düşündürmesin zaten hiç Stefan Zweig tarzı değildir bu. Bu olayı yazar öykünün kahramanının içinde bulunduğu ruh halini anlatmakta o kadar iyi kullanmış ki bu kesinlikle bir Zweig klasiğidir. Kendisinin kişilik çözümlemesinde çok iyi olduğunu söyleyebilirim, olay akışında da olduğu gibi.

Fakat Zweig’ın karamsarlık gibi kötü bir huyu var bence. Öykülerini okurken kendinizi Zweig’ın hıncahınç dolu, kirli ve tozlu garajında buluyorsunuz sanki ve orada size birbirinden melankolik öykülerini anlatıyor. Hikâyenin sonunu çok merak ediyorsunuz dinlemek için can atıyorsunuz fakat sonunda olacak çok açık! Ve öykünün sonu geldiğinde içiniz daralıyor ama yine de sıradakini merak ediyorsunuz. Stefan Zweig’ın hikâyeleri hep ölümle bezeli. Geneli intiharla sonuçlanan yaşantılar bunlar. Umutsuz, değersiz, bir kenarda unutulmuş yaşantıların hazin sonu bunlar… belki de tıpkı yazarın kendi hayatı gibi ölüm şekline bakarsak…




İçindeki diğer öyküler;
  • Bir çöküşün öyküsü
  • Madalya
  • Bezginlik
  • Ay ışığı sokağı
  • Leporella
  • Leman gölü kıyısındaki olay




6 Şubat 2015 Cuma

Puslu Kıtalar Atlası

PUSLU KITALAR ATLASI



Uzun zamandır okuduğum en iyi fantastik- macera romanı. Bunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ; "in novel we trust İhsan Oktay Anar". İhsan Oktay'ın zekası ve hayal gücü en az yazım dili ve Türkçesi kadar hayranlık uyandırıcı. Hakkında sürekli yorumlar duymama rağmen kendisi okumaya korktuğum yazarlar arasındaydı ve Puslu kıtalar atlası yazarın ilk okuduğum kitabı, bunun nedeni de yazım dilindeki Türkçesini anlayamayacağımı düşünmemden geliyordu. Fakat şu anda kitabı bitirmemden yaklaşık 10 dakika sonra söyleyebilirim ki İhsan Oktay'ın dilinin ağırlığı kesinlikle yaşattığı hikayeyi altında ezmiyor ve dolayısıyla sizi okurken sıkmıyor. Yeni nesil yazarlara yada yabancı dillerden çevirtilmiş kitapları okumaya alışmış biriyseniz kesinlikle sırf değişiklik olsun diye bile Puslu kıtalar atlasını okumalısınız.

İhsan Oktay'ın maceracı ruhu ve hayal gücü kitabın içeriğini zengin efsaneler ile renklendirmesine ve olayları birbirine rahatça bağlamasına neden olmuş. Kitapta Osmanlı döneminde geçmesinden de dolayı otantik bir hava var ve bu havayı zorlanmadan soluyabiliyorsunuz. Umarım bundan sonra okuyacağım "Suskunlar" da en az bu kadar güzel olur...

Klasik bir terim vardır kitapların akıcılığını anlatmak için "bir solukta okumak diye". Ben diyorum ki bu kitabı bir lokmada yiyebilirsiniz . Kitapları yiyecek gibi açlıkla yiyen bir insan olarak söyleyebilirim ki bu kitap rahatça hazmedilebilir.

2 Şubat 2015 Pazartesi

İnci

İNCİ (The pearl)


Zordur artık klasikleşmiş kitaplar hakkında düşünce bildirmek, yanlış bir kelime etmekten korkar insan. Hele ki hakkında yazacağınız kitabın sahibi dilden dile çevrilmiş, hakkında oyunlar yazılıp filmler çevrilmiş “Fareler ve İnsanlar (Of mice and men)” klasiğinin yazarı John Steinbeck ise.

İnci yi Tomris Uyar Türkçesi ile okudum yakın zamanda. İnci yine Fareler ve İnsanlar tarzında insanda okuduktan sonra derin etkiler uyandıran çarpıcı bir eser. Kitapta umutsuzluğa kenetlenmiş bir ailenin hayatına giren sıra dışı büyüklükte bir incinin yaşattığı dramatik olaylar hem kahramanlar hem de karakterleri ( yani aileyi) saran dış çevre gözüyle anlatılıyor.  Steinbeck’in genel karamsar havası hikâye boyunca karın ağrıları çekip kadere lanet okumanıza sebep olsa da kendisinin öykü boyunca yarattığı ambiyans şüphesiz çok özel.


Sıradaki Steinbeck kitabım ise yazarın en beğenilen romanı Gazap Üzümleri (The grapes of wrath), hikâyeyi sinema filminden bilsem de eminim ki kitabı kat be kat daha etkileyici olacaktır. 

"Bir an kocasının avucunun içindeki inciye baktı, sonra Kino'nun gözlerine ve dedi ki usulca: "Hayır,sen!"

27 Ocak 2015 Salı

Erken Kaybedenler

Erken Kaybedenler


Bir diğer müptelası olduğum Ankara yazarı, Emrah Serbes. Kendisi normalde romantikli absürtlü polisiye türünde yazmayı seviyor gibi duruyordu benim gözümde. Fakat “Erken kaybedenler” bu türde yazdığı romanlardan çokça farklı. Erken kaybedenlerde Serbes erkek çocukların hülyalı dünyalarına adım atmış, birbirinden farklı kimi henüz ergen kimi delikanlı ergenlerin iç dünyalarını farklı açılardan yansıtmış.

En çok sevdiğim Serbes kitabı olmasının yanı sıra bu kitabı beni için özel yapan hikâyelerinin özgünlüğü ve absürtlüğüdür. Her hikâyesinin sonunda yüzümde garip bir ifade ile kalakalmıştım. İlk hikâyeyi okuduğumda yaşadığım şaşkınlık ilginçti mesela, uzunca bir süre anlatılan karakteri 20-25 yaşlarında bir genç olarak hayal etmiştim, sonrasında hatta en sonunda karakterin aslında henüz bir çocuk olduğunu anlamıştım. İkinci hikâyeye geçtim ve aynı şaşkınlığı onda da yaşadım üstelik. İşte Erken kaybedenler böyle bir kitap, okurken eğlendirir, sevdirir ve unutturur. Kısa öyküler okumayı seviyorsanız kesinlikle bu kitabı tavsiye ederim, okuduğum birçok öykü kitabından farklı, hatta yine kendi kitabı “Hikâyem paramparça” dan da daha başarılı. Sıradaki Serbes kitabı "deliduman", sanırım bu sefer polisiye olayına geri döneceğiz :)


,

"Unutmanın acısı, ayrılığın acısından farklı.  Ayrılık hüzne yakın, unutmak kasvete. Yani er geç unutmaya mahkûm olduğunu bilmenin kasvetinden bahsediyorum. Birini yavaş yavaş unuttuğunun bilincine vardığın anların sıkıntısından bahsediyorum. O kişinin parça parça silinip alakasız hatıraların arasına karışmasından bahsediyorum. Belki de neden bahsettiğimi bilmiyorum, sadece üzülüyorum, vasıfsız keder. "

25 Ocak 2015 Pazar

Azil

Azil


Kitabı elimden bırakalı belki 10 dakika oldu ve kitabın bana yaşattığı hissiyatı sorgulamadan duramıyorum. Azil, kitaptaki açıklamaya göre azletmekten yani, ihraçtan gelen bir kelime. İsmi ile uyarlanmış delilik ile dehalık arasında gidip gelen iç çelişkilerle harmanlanmış bir karakter yaratmış romanında Hakan Günday. Kitap genel olarak benlik, hiçlik, varlık, Tanrı, iyilik ve kötülük kavramlarını sorguluyor ve bir şizofreniya arasında seyrediyor.
Azil benim Hakan Günday’ın Piç romanından sonra okuduğum ikinci kitabı. Piç i çok fazla beğenmemem den kaynaklı olacak Günday’a karşı biraz ön-yargı ile bu kitaba başladığımı itiraf etmem lazım. Lakin bu iki kitap tarz olarak çok farklı, Piç Azile kıyasla bence daha fazla olay odaklı olmasına rağmen Azil karaktere dayalı, birazcık ta düşünce kitabı. Henüz ikinci kitabını okumama rağmen yazar hakkındaki kanaatim Günday’ın ilginç bir düşünce yapısının olduğu, hayal gücü derin bir kişiliğe sahip olduğu yönünde. Günday’ın kitap isimlerine de bakacak olursak aynı objektif alanında dolaştığını düşünmeden edemiyorum. Günday’ın kafasını objektifinde şu soru var; Tanrı mı insanı yarattı insan mı Tanrıyı? Karakter isimlerini de bu çerçevede genelde bir anlamı çağrıştıracak şekilde veriyor. 
Bu arada Azil yazarın en beğenilen kitabı (Piç den sonra bilerek bunu seçtim okumak için). Bu nedenle sıradaki kitabını beğenmemekten ya da kendini tekrar etmekle suçlamaktan da çekinmiyor değilim. Unutmadan ayrıca yazarın kendini karakterle birleştiğini hissettim zaman zaman ve bazı kitaplarına atıfta bulunduğu izlenimi edindim. Hakan Günday'ın kişiliğini bilmemekle beraber kendi kitabında kendini övmesini (dehalıkla birleştirilmiş) samimi bulmadım. 


Son olarak kitabın en etkileyici kısmı da son sayfasındaki özet niteliği taşıyan üç paragraf. Ama kitabın sonunda okumayı tercih edin bu kısmı yazarın da istediği gibi…

Asil Yaşayan bir delidir. Anımsamadığı için geçmişi, önemsemediği için geleceği yoktur.

23 Ocak 2015 Cuma

Bir Ankara yazarı Barış Bıçakçı

Bir Ankara yazarı Barış Bıçakçı…


"bu dünyada hiçbir şey göründüğü hatta yaşandığı gibi değil, her şey hatırlandığı gibi!"


Barış bıçakçının kitaplarına başladığınızda eğer dikkatli bir okuyucu değilseniz, benim gibi, önce bir uçuyorsunuz, dağılıyorsunuz. Sanki kitaba yarıdan başlamış hissiyatı uyandırıyor. Daha sonra bir anda ne olduğunu şaşırtacak sizin olaya dâhil olacağınız an geliyor ve dumur oluyorsunuz bir anda. Sonra hadi kitabı baştan okumaya.  İstisnasız Barış Bıçakçının okuduğum her kitabında bu duyguyu yaşadım. Sonra okudukça olaylar belli belirsiz bağlanıyor ve bunu yapabilen sanki bir tek siz varmışcasına seviniyorsunuz.

Bıçakçı karakterlerine gelecek olursak genel olarak içine kapanık ve karamsar denilebilir.  Bu tanıma uymayan tek kitap yazarın ilk göz ağrısı “herkes herkesle dostmuş gibi” dir. Çünkü bu kitapta karakter değil karakterler dizisi bulunur. Tarz olarak da çok farklıdır aslında. Kitapta karakter ya da olay örgüsü yerine ilişkiler var. Evet, sadece bağlantılar yönetiyor kitabı. Diyaloglar ve konuşmalar, herkesten genel geçer ve herkesin sizin gibi konuşmalar. Çok derinine inersem sürprizi bozarım diye korktuğumdan çok açıklama yapmıyorum J

Ve Bıçakçının beni kendisine hayran bırakan kitabı, film uyarlaması da bulunan, fakat kitabı okuyun önce,  “ bizim büyük çaresizliğimiz”dir. Kitabı okurken deyim yerindeyse serinliyor insan, su gibi rahatlatan bir kitap bu.  Eğer ki okurken kendinizden bir şeyler buluyorsanız ne mutlu size. Nefis bir dostluk hikâyesidir çünkü aşktan ziyade. Birbirine kardeşten yakın ve birbirini belki kendisinden iyi tanımış dostları anlatır. Öyle ki bu arkadaşların arasına aşk bile giremez, hatta girmeye cüret dahi edemez. Bunu okurken öyle iyi anlarsınız, olay akışı içerisinde bu beklentiye bile girilmez. Yine fazla detaya inmeden bu kitabı mutlaka okuyun hatta ilk bu kitabını okuyun hatta filmini izlemeden okuyun pişman olmazsınız demek istiyorum.

Bu kitaptan sonra hangi kitabını okursanız net söylemem gerekirse sizi o kadar tatmin etmez. Yine de Bıçakçının diğer okumaya değer kitabı “Sinek Isırıklarının Müellifi” dir. Bu kitabı bir cümle ile açıklamak gerekirse; bir toplu konut psiko-draması denilebilir. Bıçakçı bu kitabında duvarlar ardındaki yalnızlığa çok güzel değinmiştir. Başkarakterin içinde yaşadığı o klasik tükenmişlik sendromu okuyucuya başarılı bir şekilde empoze edilmiş. Yine başı olmadığı gibi hikâyenin sonu da yok, fakat olay sırasının bir sürpriz yapmaması açısından okuması en kolay kitaplarından yazarın.
Yazarın bir diğer değişik (bu tanımı çok sık yapıyor olabilirim, bunu yazdığımda genelde klasik değil demek istiyorum) tarzda yazılmış kitabı “bir süre yere paralel gittikten sonra”dır. Kitapta olay sırası yok J karışıkmış gibi, fakat bu özenle ve bilerek yapılmış. Hikayeye bir Bıçakçı klasiği olarak dan diye birdenbire ortadan giriyorsunuz, karakter tahlili yapmadan hikayeye karışıyorsunuz. Fakat başta bir hikâye var mı oda belirsiz. Çünkü yine bir Bıçakçı tarzı olarak kitap öykülerden oluşuyor. Yani kitabı okumaya başladığınızda belli başlı kararlar vermeniz gerekiyor; bu okuduğum roman mı yoksa birbirinden ayrı öyküler mi?  Lakin yine kitabı ortalayınca fark ediyorsunuz ki bu öykü dizileri aslında bir hikayenin içerisinden kopup gelmiş anılar. Bunun dışında karakterler yine depresif ve içine kapanık. Güncel bir sorun memnuniyetsizlik, yalnızlık, tatminsizlik işlenmiş fakat öyküdeki karakterlerin özel olarak sorunları nedir anlaşılmıyor. Ne var ki bu bir Barışçı taktiği.

Geldik benim ilk okuduğum kitabına ; “aramızdaki en kısa mesafe”. Barış Bıçakçı’nın bu kitabını bana çok sevdiğim bir arkadaşım 'Kübra sen bayılırsın çok ilginç çocuk hikâyeleri anlatılıyor ama çocuklar büyük gibi' diyerek önerdiği kitaptı bu. Tabi ben kitabı alıp okuyana kadar bu sözleri unutup yine bir şaşkınlıkla karışık sempati duymuştum yazara. Evet, arkadaşımın da bahsettiği gibi kitaptaki öyküler birbirinden güçlü çocuk-ergen geçişlerini anlatıyor. Bütün öykülerde insanda biraz rahatsızlık uyandıracak ayrıntılar bırakmış Bıçakçı bilmiyorum istemli veya istemsiz. Dolayısıyla öyküleri bacaksıza bak sen diyerek biraz da çocuklara üzülerek bitiriyorsunuz. Yine de bence yazarın başarı sıralamasında bu kitap üçüncüdür.

Bunların dışında kalan “Veciz sözler” ve “Baharda yine geliriz” bende çok fazla iz bırakmamış maalesef. Sadece Veciz sözleri okurken alışkın olmadığım Bıçakçı aforizmaları beni rahatsız etmişti. Tarzının dışına çıkmış bu yönden lakin karakterler ve akış sadeliği aynı denilebilir.
Son olarak şunu da belirtmeden geçemeyeceğim; belki de beni Barış Bıçakçı ya bağlayan tek gerçek öykülerin Ankara da geçmesidir J  

Kitapları yayım sırasıyla;
Herkes Herkesle Dostmuş Gibi
Veciz Sözler
Aramızdaki En Kısa Mesafe
Bizim Büyük Çaresizliğimiz
Baharda Yine Geliriz
Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra
Sinek Isırıklarının Müellifi


Otostopçunun galaksi rehberi (The Hitchhiker's Guide to the Galaxy)

Otostopçunun galaksi rehberi (The Hitchhiker's Guide to the Galaxy)


Otostopçunun galaksi rehberi ünlü bilim-kurgu yazarı, Douglas Noel Adams, tarafından beş kitaplık seri şeklinde yayımlanmış bir dizidir. Serinin kitapları sırasıyla şu şekildedir; 

  • Otostopçunun Galaksi Rehberi (The Hitchhiker's Guide to the Galaxy)
  • Evrenin Sonundaki Restoran (The Restaurant at the End of the Universe)
  • Hayat, Evren ve Her Şey (Life, the Universe and Everything)
  • Elveda ve Bütün O Balıklar İçin Teşekkürler (So Long, and Thanks for All the Fish)
  • Çoğunlukla Zararsız (Mostly Harmless)


Gelmiş geçmiş şimdiye kadar yazılmış en iyi bilim fantezisidir bu kitap bence. Aksiyon- bilimkurgu romanı olmasından öte kitaplarında Adams birçok fantezi romanının aksine birçok fizik teorisini yerinde kullanarak günlük akışa çok güzel bir şekilde oturtmayı başarmış. Kitapta bahsedilen evren sıra dışı olmaktan öte beklenen geleceği yansıtıyor. İnsanların kafalarındaki "uzaylı" kalıbını başarıyla yıkıyor ve evrenin insanlara özgü olma olgusunu çok güzel ti ye alıyor. Bunun dışında alakasız gibi görülen bağlantısız gibi anlatılan olayların yine alakasız olabilecek şekilde birleştirilmesi romanı çok eğlenceli bir hale getiriyor.  Kitapta en iyi anlatılan karakterler saf dünyalı Arthur Dent, mutsuz hiper zeki robot Marvin ve galaksi otostopçusu rehber yazarı Ford Prefect. Arthur dışında yaşayan diğer dünyalı Trillian (Tricia) ve  çılgın galaksi yöneticisi Zaphod Beeblebrox  anlatım sırasında yan karakter olarak kalmış gibi duruyor.

Dizi sırasıyla gidilirse, serinin ilk ve en başarılı kitabı Otostopçunun galaksi rehberidir denilebilir. Karakter tanıtımları, olay dizisi ve kurgu çok güzel oturtulmuş. Dünyanın başına gelen trajikomik bir yıkım hikayesiyle başlayan olay örgüsü içerisinde şimdi ne olacak diye düşünürken bir bakarsınız sayfalar boyunca Arthur sadece düzgün İngiliz çayı içemediği için "Allah kahretsin" çok mutsuzdur :) Yani o kadar fantastik olayların içerisinde olay bir anda çok basit bir havlu temizleme meselesine döner. Ben bu yönüyle kitabı L&M (Leyla ile Mecnun) tarzına da benzettim aslında. Fakat, olay kurgusu açısından dizinin diğer kitaplarının ilk kitabın gölgesinde kaldığı söylenebilir. Seri kitaplarını puanlamak gerekirse seri sırası takibi uygun olabilir yani ilk kitabı en iyi kitap seçersek en kötüsü de son kitap "çoğunlukla zararsızdır".  Çoğunlukla zararsızın sönük kalmasının bir nedeni de devamı olması gerektiği fakat serinin bittiğini bilme bilincidir sanırım. Bunun dışında serinin dördüncü kitabı "elveda ve bütün o balıklar için teşekkürler" içerisinde romantizm içermesi bakımından diğer kitaplara pek benzemiyor ve genel olaylara da biraz uzak kalmış. Galaktik bilim kurgu olması ötesine geçip sıradanlaşmış. Bu sırada yaşanan bazı kopuklar maalesef son kitapta da devam ediyor ve tatminsizlik yaratıyor. Yine de şu anda benim de okumadığım bu serinin devamı niteliğinde iki kitap daha var. Umarım beklentiler bu kitaplarda karşılanır.


  • Kuşkucu Somon (The Salmon of Doubt)
  • Ve bir şey daha (And Another Thing...)



Bu kitaplardan "ve bir şey daha" Adams'ın oğlu tarafından ölümü sonrasında yayınlanmış ve yazarın arşivinden notlarından oluşuyor. Fakat seri burada da bitmiyor.  Okuyup göreceğiz..