Merhabalar, ben Kübra.
Kitapları ve kitap okumayı çok seviyorum. Kitaplar benim yol arkadaşlarım ve bazen de çıktığım yolculuklardır. Küçüklüğümden beri her türlü alanda kaliteli olduğuna inandığım kitapları okurum. Okuyup genelde de olumlu düşüncelere sahip olduğum kitaplar ile ilgili yorumlarımı mümkün olduğunca spoilera bulaşmadan yazıyorum. Yazma amacım okuduğum kitapları unutmamak iken bir taraftan da ne okusam diye düşünen arkadaşlarıma fikir olmaya evrildi. Kenara köşeye de ruha gıda kendi çektiğim fotoğrafları serpiştirdim, umarım keyif alırsınız.

Mutlu okumalar!

5 Aralık 2019 Perşembe

Günden Kalanlar

Günden Kalanlar

Kazuo Ishiguro'ya 2017 yılında Nobel edebiyat ödülünü getiren roman Günden Kalanlar. 

Günden Kalanlar, ikinci dünya savaşı öncesi İngilteresinde Lord Darlington malikanesinde baş uşak olarak görev yapan Stevens'ın kendisi ile bir dönem baş kahya görevini üstenlenmiş bayan Kenton'u ziyaret için çıktığı yolculuğu ve bu yolculuk esnasında hafızasında beliren anıları ve o anlara dair düşünceleri üzerine kurulmuş bir romandır. 

Stevens baş uşaklık görevinin kutsallığına inanmış ve kendisini tamamiyle görevine adamış bir insandır. Sorgulamadan görevlerini büyük bir aidiyet ve sorumlulukla yerine getirir. Kitapta da yer yer tartışılan ve olayların genellikle etrafında döndüğü "bir baş uşağın vakarlığı" üzerine kendini geliştirmiştir, ve kendisini çoğunlukla "vakar bir baş uşak" olarak nitelendirir. Vakar bir baş uşak nasıl olmalıdır? Vakar olmak aynı zamanda olaylara gösterilen duygusuzluk mudur? Peki bu vakarlığın sınırı nedir? Bu gibi soruları roman boyunca kendi kendisine sorar ve sözlük anlamından ziyade yaşanan bazı olaylar üzerinden anlatmaya çalışır. Fakat bu olaylar üzerinden okuyucunun çıkardığı dersler vakarlıktan ziyade bir görev adamının adanmışlığının oluşturduğu tavizlerin miktarıdır. Vakarlık uğruna kendisinden kaybettikleridir.

Stevens'in vakar olma yolunda sahip olduğu ciddi, kişiliksiz, sert, disiplinli ve hizmetkar uşak günün sonunda geriye dönüp baktığında geçmişiyle hesaplaşmaktan kendini alamaz. Kaçırmış olduğu günler geri gelmemektedir. Fakat vakar hizmetkarlık Stevens'in içerisine işlediğinden yaşadığı şeyi pişmanlık olarak nitelendirmek zordur, zira duyduğu özlemin farkında bile değildir. Hissiyatsızlığı ve bastırdığı duygular ile girdiği çukurun içerisinde kaybolmaktadır.

Günden Kalanlar'da konuşulmayan duyguları aynı Beni Asla Bırakma romanında olduğu gibi o kadar güzel anlatmış ki Ishiguro hikayenin sonunda Stevens'in yaşadığı yalnızlık, aile yaşamıda duyduğu özlem ve hislerini sevdiği kadına anlatamamanın hüznünü birebir anlıyorsunuz.






28 Kasım 2019 Perşembe

Momo

Momo


Momo, Michael Ende tarafından 1973 yılında yazılmış masalsı nitelikte bir kitaptır. Dilindeki sadelik ve akıcılık dolayısı ile çocuk kitabı olarak düşünülse de aslında yetişkinlerin de çeşitli dersler çıkarabileceği keyifli bir öyküdür Momo.

Momo, yıkık dökük ve harabe haldeki bir antik tiyatroda yaşayan, 8-12 yaşları arasında ve bilge bir karaktere sahip kimsesiz bir kız çocuğudur (fantastik bir karakterdir aslında). Şehire yavaş yavaş dadanan gri adamlardan önce kendisinin, çocuk ve yetişkin arkadaşlarının çok mutlu ve huzurlu bir hayatları vardır. Şehirde herkes birbiri ile uyum içerisinde dostça yaşarlar. İnsanların zaaflarından faydalanarak "zamanlarına" göz diken gri adamlar bir kez daha şehirdeki huzuru kaçımaya başlamıştır. Küçük Momo'nun ise görevi hem insanın değerli vaktini hem de zamanı anlaması ve insanlığı kurtarması gerekmektedir.

Uygar insanın zamanını nasıl değerlendirmeye çalışırken tükettiği,  para, pul, şan ve şöhret uğruna nasıl gerçek kimliğimizi kaybettiğimizi ve başarı hırsıyla vaktimizi nasıl çaldırdığımızı Momo, arkadaşları ve gri adamlar gibi metaforlar yoluyla anlatmış Ende. Özellikle zamanın nasıl tüketildiği üzerine kitabın son sayfalarında yer alan benzetme çok düşündürücü:

"Görüyorsun ya duman adamlar varlıklarını işte bu şekilde, insanların ölü zamanlarından yararlanarak sürdürürler."

Değerli vaktimizin kıymetini anlamak için Momo'yu önce kendimiz okumalı sonra da çocuklarımıza okutmalıyız.

Güncelleme: Momo'dan sonra yazarın bir diğer çocuk romanı olan Bitmeyecek Öykü'yü de okudum. Bitmeyecek Öykü Momo'dan daha çocuklar için bir hikaye gibi geldi fakat yine büyükler için de verilen mesajlar oldukça netti. Keyifle okuduğum bir hikaye oldu. İnsanlara çocukluğun ve bu zamanlarda öğrenilen saflığın ve temizliğin kıymetini hatırlatıyor. Çocukluk ve büyüme sürecini bitmeyecek bir öyküye dönüştürerek zamanı döngüselleştirmiş bu öyküde. Ayrıca, çocukluğumuzda dinlediğimiz tertemiz masalları büyüdüğümüzde de unutmamız gerektiği ve içimizdeki çocuğu her daim yaşatmamızı öğütlemiş. Hırsı ve koltuk sevdasını, gücü ve gücün getirdiklerini üzerimideki etkileriyle anlatmış ve dersler çıkarmış. Bu hikayeyi ingilizce okudum, okuması akıcı ve kolay bir kitaptı. Tavsiye ederim.

21 Kasım 2019 Perşembe

Kolera Günlerinde Aşk

Kolera Günlerinde Aşk


Kolera günlerinde aşk, yüzyıllık yalnızlık okuduğumdan beri benim okurken en çok keyif aldığım yazarlardan biri olan Gabriel Garcia Marquez'in en sevilen kitaplarından biridir. Ben de uzun zamandır bu kitabı okuma listemde saklıyordum fakat okumak için uygun zamanı beklemiştim.

Evet, sayın Marquez'in kitaplarını okumadan önce uygun vakti beklemek çoğunlukla akıllıcadır. Yüzyıllık yalnızlığı okuyanlar bilir aslında, yazar kitaplarında öyle bir dünya yaratır ki içerisinde herşey didik didik işlenir, masanın üzerindeki vazonun içerisindeki çiçeğin hikayesine kadar...

Yazar küçük ayrıntıları olağan akıcılığıyla anlatmayı çok seviyor, hikayelerinde de öyle bir dünya yaratıyor ki öykü sizi içerisine çekiyor ve bir süre o dünyada yaşamazsanız kitap da keyif vermiyor.  

Kolera günlerinde aşk, ilk gençlik dönemlerinde birbirini sevmiş iki gencin yaşamları boyunca hem biribirinden ayrı hem de birbirlerine dokunan hayatlarını nasıl sevgiyi, özlemi, aşkı ve aileyi arayarak ve anlamaya çalışarak geçirdiklerini anlatır. Florentino Ariza oldukça yakışıklı ve başarılı bir erkek olmasına karşın ilk görüşte aşık olduğu Fermina Daza'yı ömrü boyunca unutamaz. Yaşadığı ilk görüşte aşk imkansız bir tutkuya dönüşür ve hayatına giren onlarca kadına karşın tek vazgeçemeyeceği kadının o olduğuna inanır bu inanış onu tükenmez bir ızdıraba sürükler. Bu tutku ona hayatı boyunca tutunacağı kavuşma umudu sunar, tam "53 yıl 7 ay ve 11 gün" sürecek bir bekleyiş. Marquez, Florentino'nun aşkı inatçı bekleyişiyle birlikte okura aynı zamanda aşkın fiziksel ve duygusal halini sunar ve aşkı felsefik olarak tartışır.

Kolera günlerinde aşk, sonsuz zaman sürecek bir aşk hikayesini anlatır fakat sadece o kadar da değildir. Yazarın detaylı anlatımı sayesinde, aynı zamanda 1800'ler dönemi İspanyasına o dönemin olaylarıyla, salgınıyla, denizcileriyle, mürettebatıyla, yolculuklarıyla, pazarıyla, kilisesiyle, inancıyla bir çerçeve sunar. 

 "-Hayatımda yakalandığım tek hastalık koleraydı
-Hayır anne, sen kolerayı aşkla karıştırıyorsun"

13 Kasım 2019 Çarşamba

Camera Lucida- Fotoğraf Üzerine Düşünceler

Camera Lucida
Fotoğraf Üzerine Düşünceler

Camera Lucida, Roland Barthes'ın fotoğraf hakkında düşüncelerini temelde kendisinin seçtiği birkaç fotoğraf üzerinden anlattığı 1806 basımlı kitabıdır. 

Barthes bölüm bölüm fotoğrafın içerisinde barındırdığı "hissin" ya da "duygunun" nasıl kişisel olduğunu anlatıyor. Fotoğrafa "stadium" açısından bakmanın ve içerisinde "punctum" barındıran resimlerin insanı nasıl etkilediğini belirtiyor. Barthes için, stadium bir fotoğrafın teknik açıdan düzgünlüğü, kurallara uyulması ve görsel olarak zevk vermesi demektir. Punctum ise fotoğraf içerisinde bir şekilde size dokunan yara, sizi içerisine çeken bir detay ya da size hatırlattığı bir olaydır. Punctum olmadan stadium basit bir fotoğraftır, bakılır ve geçilir. Sizde tekrar geri dönüp bakma isteği oluşturmaz.

Yazara göre fotoğrafın yaşam ve ölümle de direkt ilişkisi vardır. Fotoğrafın çekildiği an yaşar ve vardır. Bu an objektifin gördüğü alanı yansıtır ve tümselleştirilemez. O anda var olan şey ise bazen pozu veren ve bazen de pozu çekenin isteğidir. Bu sebeptendir ki fotoğraf bize gerçek gelmez, çünkü o geçmişte kalmıştır ve o an bitmiştir. Ölüm de bu şekilde yaşanır. Aslında fotoğraf ölümü bilinen detayın çekimidir...

Camera Lucida, benim gibi fotoğrafçılık ile ilgilenmeye başlayan insanlara okuma önerisi verilen bir kitaptır. Bana da bir süredir devam ettiğim fotoğrafçılık kursunda (AFSAD) önerildi doğrusu. Yüksek bir beklenti ile başlamama rağmen yazarın dilinin akıcılığı ve fotoğrafı her türlü yönüyle deşmesi beni kitabın içerisine çekti. Üstelik, fotoğrafçılık üzerine benim de kendi kendime sorduğum fotoğraf sanırının ve güzelliğin göreceliği sorunlarını kendi kendisine cevaplaması da önümü açtı diyebilirim. 


17 Ağustos 2019 Cumartesi

Ölmeye Yatmak

Ölmeye Yatmak (Dar Zamanlar I)


Adalet Ağaoğlu'nun gözünden 1938'den 1960'lı yıllara uzanan bir tarihi geçit Ölmeye Yatmak. Atatürk'ün henüz kurduğu, yeni ve yenlikçi Türkiye'nin içerisinde kendisini nereye konumlandıracağını bilemeyen köylüler, vatanına milletine yararlı bir evlat olmayı görev edinen kadınların kendilerinin farkına varması ve kendilerini bu göreve kabullendirme çabaları, kendisini Atatürk ilke ve inkilaplarını gerçekleştirme yoluna vermiş aydınlık gençler; Aysel, Ali, Aydın, Dündar öğretmen..

Ağaoğlu Ölmeye Yatmak eseri ile Cumhuriyetin kuruluşuna şahitlik eden gençlerinin yaşadığı dönemsel kaygılara bir portre oluşturmuş. Ataatürk'ün ilke ve inkilaplarını bizzat içselleştiren bir nesilin nasıl da ağır bir yükün altında kaldığını anlatmış. Özellikle Türk kadınının bu süreçte yaşadığı baskı, geleneksel düzen ile batılılaşma arasında kalışı, kendi cinselliğini bu baskı altında keşfetmesi ve özgürleşmesi Ağaoğlu tarafından çok iyi ifade edilmiş. 

Dar zamanlar bir köylü kızı iken Dündar öğretmeninin yardımlarıyla Ankaraya okumaya gönderilen Aysel'in hikayesini anlatan bir üçleme serisi; Ölmeye Yatmak, Bir Düğün Gecesi ve Hayır. Aysel'in bir gün çocukluğu, kızlığı, kadınlığı, öğretmenliği, ve öğrenciliği kimliklerinden bunalıp ölmeye yattığı Ulus'taki o ucuz otel odasında geçmişin sayfalarına dalmasıyla başlayan bir öykü. 

Adalet Ağaoğlu benim yine geç tanıştığım yazarlardan, tam da çok merak ettiğim bir dönemi geniş bir çerçevede anlatmış. Dönemsel olayları farklı düşüncelerdeki kişilerin gözlerinden de anlatarak naif bir tarz yakalamış.   

 

15 Ağustos 2019 Perşembe

Köpek Gibi Büyütülmüş Çocuk

Köpek Gibi Büyütülmüş Çocuk


Köpek gibi büyütülmüş çocuk, Dr. Bruce Perry ve Maia Szalavitz tarafından yazılmış çocuk ve eegen çocuk piskolojisi ve beyinin işleyişi üzerine yazılmış, özellikle gerçek olay ve durumları işleyen bir kitaptır.

Dr. Bruce Perry kendisini çocuk tramvaları ve etkilerini anlamaya adamış bir psikiyatristtir. Kendisi henüz beyin, çocuk veya tramvalar hakkında çok az şey bilinirken psikiyatri alanında çalışmaya başlamış, alanında öncü bir doktordur. Bir piskiyatrist ve danışman olarak karşılaştığı vakaları sinirbilimi alanıyla ilgilenen bir gazeteci olan Maia Szalavitz ile paylaşmasıyla bu kitap ortaya çıkmıştır.

Çocukların beynini anlamada ve henüz bebekken bile yaşanılan tramvaların nasıl hayat boyunca insan yaşamını etkilenidiği gerçek olaylar ile öğrenmek bu kitabın asıl çekiciliğini oluşturmuş. Özellikle bebeklerin sevgiye, paylaşıma, konuşulmaya, gülümsemeye ve sarılmaya olan "sinirsel" ihtiyaçları beni çok etkiledi. Çocukluk tramvası geçiren bireylere verilebilecek tedavinin saf sevgi ve ilgiden geçmesi ne kadar da evrensel halbuki. Özellikle geçmişte uygulanan akıl almaz tedavi yöntemlerinin de caniliğini düşürsek.

Zekayı sadece matematiksel veya ezberleme yetenekleriyle ölçmemiz dolayısıyla ne kadar çocuğu yeteneksiz olarak değerlendirip sanatsal anlamda oluşabilecek güzelliklerin önüne geçiyoruz. Kabul etmemiz gereken tek bir gerçek var o da "henüz anlaşılmamış insanların" varlığıdır.



3 Haziran 2019 Pazartesi

Beni Asla Bırakma

Beni Asla Bırakma


Kazuo Ishiguro, 2017 yılında Nobel edebiyat ödülü almış, Japon asıllı İngiliz vatandaşı bir yazardır. Beni Asla Bırakma, benim okuduğum ilk romanı oldu.

Kitabın ne kadar süre önce çekildiğini bilmediğim bir filmi var, bunu biliyorum fakat izleyip izlemediğimden kitabı bitirdikten sonra bile emin olamıyorum çünkü kitap boyunca ana konuya aşinaydım. Ana konusunu etraftan da duymuş olabilirim. Benim size önerim kitap hakkında kesinlikle bir yargı taşımadan okumaya başlamanız. Çünkü benim kitap hakkında geliştirdiğim ön-fikirler yüzünden, Ishiguro'nun bir aksiyon hikayesi başlatacağını ya da aşırı trajik bir öyküye gireceğini düşündüm. Bu sebeple de hikayenin olağan akışına ayak uyduramadım bir süre. Oysa ki Ishiguro'nun dili çok akıcı ve sade, kendisine uzun süre bağlıyor ve öyküden uzun süre ayrı kalmadan bitirmek istiyorsunuz.

Kitabı okurken tarzını uzun süre düşündüm fakat tamamıyla bir kalıba sokmak çok zor. Ütopik bilimkurgu ve gençlik aşkı konularının çok akıllıca birlikte işlenmesi olarak özetlenebilir sanırım. Hikaye aslında bir yaşamı anlatmaktadır, yaşamda çocukluk, gençlik, aşk, küskünlükler, barışmalar, kopmalar, bağlanmalar, merak ve en sonunda beklenene hazırlık vardır. Konu ise insanlığın kendi sağlığını korumak için etik kaygıların ne kadar ötesine geçebileceğini işlemektedir. İnsanlık nereye kadar neyi normal olarak kabullenebilir, canlı olmak sadece doğmuş olmakla mı ilgilidir?

Ishiguro'nun bence bu kitapta en büyük başarısı, kaderin insanlara nasıl nakış nakış işlendiğini ve onları bu kabullenişe nasıl sürüklendiklerini çok doğal bir şekilde anlatabilmesidir.

Buradan sonra hikayenin ilginçliğine ve çarpıcı bazı noktalarına değinebilmek için işlenen ana konudan da bahsedeceğim. Hikaye İngiltere'de Hailsam bölgesinde geçmektedir. Hailsam aslında özel öğrenciler için kurulmuş yatılı bir okuldur. Normal okullardan farklı olarak öğrencilerin matematik, fen, bilim, tarih gibi temel konularda yoğunlaşmaları yerine sanat, spor ve sağlık gibi alanlarda gelişmeleri sağlanmaktadır. Öğrencilere her zaman yüce bir görev için eğitildikleri özellikle kendi sağlıklarına dikkat etmeleri gerektiği anlatılır. Çünkü bu öğrenciler, insanlardan klon olarak üretilmişlerdir ve doğma amaçları ise zamanı geldiğinde organlarını bağışlamaları beklenmektedir. Organ transplant işlemi için klonlar, çocuklarından itibaren belli belirsiz bir şekilde hazırlanırlar, normal bir insan gibi yetiştirilirler öyle davranılırlar. Fakat normal insanlar ile çok fazla iletişimde olmazlar, onların gündelik hayatları hakkında bir bilgileri olmaz. Bunu yasaklardan çok unutturma yoluyla yaparlar, ilginçtir ki çocukların okuldayken dışarı dünyaya karşı belirli bir merakları olmaz.  Gizem asıl okuyucuya işleniyor kurgu boyunca. Bu kadar olağanlığın içerisinde bu çocukların bilmedikleri nedir diye sorgulamaya başlıyorsunuz okurken, tepkileri merak ediyorsunuz ve kabullenişlerini görüyorsunuz.  Bazı sorulara cevaplar yavaş yavaş geliyor, sanki sizin de bunu kabullenip sindirmeniz bekleniyor.   





16 Nisan 2019 Salı

Kurtlarla Koşan Kadınlar

Kurtlarla Koşan Kadınlar 


Kurtlarla koşan kadınlar'ın yazarı, Dr. Clarissa Pinkola Estes uluslararası alanda tanınan bir yazar ve şair olmasının yanı sıra kendisini Jungcu piskoanalize adamış bir cantodoradır. Cantora, latin dilinde eski mit ve öyküleri toplayan ve derleyen insan anlamına geliyor. Estes ailesinden dinlediği hikayeleri biriktirerek başladığı yolda, öykülerin arketipsel anlamlarını toplamış ve bunları da Jungcu piskoloji ile birleştirerek terapilerinde kullanmaya başlamış. Kurtlarla koşan kadınlar kesinlikle 1-2 yılda acele ile yazılmış bir eser değil, aksine yazıma dökülmesi dahi 20 yılı bulmuş, fakat derlenerek günyüzüne çıkması Estes'in bir yaşamlık süresini almış bir kitaptır. 

Estes, öyküleri ve bunların derin arketipsel anlamlarını özellikle kurtlarla koşan vahşi kadına anlatıyor kitabında. Kadınlar ve Kurtlar arasında kurduğu psişel bağlantı ile etraflarına olan tutumları ve tutkularını özdeşleştirerek nasıl her kadının vahşi bir kurt kadın olarak yaşaması gerektiğini anlatıyor. Bu vahşi kadının her ne kadar kaybedilmiş ya da hissisleştirilmiş olsa da mutlu bir şekilde  yaşamak isteyen herkesin içinde olduğunu söylüyor. Her bir öykü kadın psişesine dair bir ders niteliğinde, ya etrafımızda gördüğümüz ya da bizzat kendi döngüsünde olduğumuz. Her bir öykü aynı zamanda bir arketipin açıklanması ve nasıl algılanması gerektiğinin gösterimi şeklinde. Kadınlara vahşi kadını nasıl içerisinde yaşatması gerektiğini ve erkeklere de kadınlarla bu noktada nasıl buluşmaları gerektiğini mitler ve sunduğu çözümler ile sunuyor.

Bu kitap ile karşılaşmam, elime alıp ilk sayfalarını çevirmem, içerisinden bir hikaye okumam ve anında sipariş vermem benim için biraz romantik bir havada tesadüfen oldu doğrusu. Bu etkilenme ile de hızlıca okumaya başladım fakat, sindirmem ve bitirmem de biraz zaman aldı. Heralde içerisindeki iyileştiricilikten yararlanabilmem için tam da bu zaman okunup bitirilmeliydi. Ansiklopedi niyetine kullanacağım, arasıra iç sıkıntısında okuyacağım nadir bir kitap olacak kendisi. Zaten tek bir sefer kesinlikle tam olarak kitabı anlamaya ve bazı öğretileri hayata geçirmeye yetmiyor. 

Kitabın içerisindeki öğretici arketipler, mitler, piskoanaliz öğretileri ve bazı terapide kullanılabilecek telkinler sebebi ile bu kitabın bazı çevreler tarafından yetkin olmayan kişiler tarafından terapi maksatlı kullanılmaya çalıştığını duydum ve çok rahatsız oldum. Estes'in ömrünü adayarak anladığı ve kullandığı terapi tekniklerini kendisinin bir kitabını okuyarak uygulamak ne kadar akıllıca olur sorgulanır doğrusu. Bu yüzden bence herkes bu kitabı kendi kendine okuyup çıkaracağı dersleri kendisi belirlemelidir :)  

9 Mart 2019 Cumartesi

Dirk Gently'nin Holistik Dedektiflik Bürosu

Dirk Gently'nin Holistik Dedektiflik Bürosu


Otostopçunun Galaksi Rehberi serisi ile tanıdığımız, okuduğum en eğlenceli bilimkurgu-komedi yazarı Douglas Adams'ın  bir diğer serisi Dirk Gently'nin holistik dedektif bürosu. Maalesef kendisi bu seriyi bitirememiş ve hatta serinin 3. kitabı yarım kalmış. Serinin ikinci kitabı Ruhun Uzun Karanlık Çay Saati ve üçüncü fakat yarım kalmış kitabı ise Kuşkucu Somon. 
Sanırım 4 yıl önce seri diziye dönüştürülünce bayılarak izlemiştim, dizi kitaptan çokca farklı olsa da Douglas Adams tadını almanızı sağlıyor. Bu da beni tabiki kitabını okumaya yöneltti.

Seri, Dirk Gently isimli holistik bir dedektifin evrende herşey birbiri ile bağlantılıdır yani bütünseldir teorisine dayanarak olayları çözlemeye çalışmasını anlatıyor. Kayıp kediler, elektronik keşişler, banyoda var olan atlar, durmadan dönüp duran plaklar, apartman dairesine sıkışmış kanepeler, Oslo uçağına binmeye çalışan Tanrılar ve birbirinden değişik trajikomik olayları çözen holistik dedektif Dirk Gently kesinlikle sadece ince ve kurnaz zekasıyla Douglas Adams ürünü olabilirdi. Onun evreninde imkansız ya da fizik kurallarına aykırı diye birşey yoktur, çünkü o galaksiler, paraleller evrenler ve "aşırı gelişmiş" teknolojiler sayesinde imkansızlıkları bütünsel bir şekilde ve biraz da tiye alarak çözecektir. Olaylar her zaman bir şekilde bağlanacağı için holistik detektifimizin olayları aşırı ciddiye almasına gerek yoktur :) 

Eğer Douglas Adams hakkında biraz araştırma da yaparsanız kendisinin şiire ve müziğe olan ilgisini kitaplarındaki ince espirilerinde de görebiliyorsunuz, bu da sanırım hayranlarını serilerine bağlayan bir başka etken.  

Bu arada, diziyi izlemenizi de şiddetle tavsiye ederim, çünkü dizi kitaplardan oldukça farklı. Douglas Adams'ın olayları aşırı ciddiyetsizlikle çözme kuramı dizide pek yok mesela. Dirk Gently karakteri sabit kalsa da yan karakterler ve olaylar tamamiyle farklı bir çerçevede dönüyor. Sanırım seri sadece esin kaynağı olarak kullanılmış.      


19 Ocak 2019 Cumartesi

Kadınlar Ülkesi

Kadınlar Ülkesi

Harlotte Perkins Gilman'dan bir feminist ütopyası Kadınlar Ülkesi.


Kadınlar Ülkesi, modern dünyadan uzakta sadece kadınların oluşturduğu bir kabiledir. Ülkede yıllar önce bütün erkeklerin ölmesi ile sadece kadınların yaşadığı ve bir şekilde aseksüel üreme ile çoğalabildikleri bir yaşama geçmişlerdir. Bu kısım elbette bir genetikçi olarak kafama yatmasa da yazarın hikayeyi bağlama ihtiyacından dolayı uydurulduğunu kabullendim :)  

Sadece kadınların oluşturduğu topluluk bir tür komin düzeni anlatıyor aslında, toplum kuralları genel olarak herkesin herleye sahip olacağı şekilde düzenlenmiş. Toplum kuralları genel olarak sevgi ve hoşgörü çerçevesinde düzenlenmiş, ülkede suç neredeyse yok ve suçluların cezası da üremelerine izin vermemek olduğu için suça yatkın kişiler üreyemediğinden alt nesillerde daha az suçlu görünüyor. Bir tür yapay evrim düzenlemesi aslında :) 

Ataerkil düzende tüm erkeklere özgü düşünülen işleri doğal olarak kadınlar yapıyor ve yaptıkları her işte çok başarılılar. Bu durumda hikayedeki güzellik bence bu işleri kadınların kadın olarak yapabilmesi, bu kadınlara erkeklere özgü karakterlerin yüklenmemesi (aşırı kaslılık gibi). Bazı işler kadınlar arasında döngü ile yapılıyor, sınıf ayrımı yok herkes eşit, alt-tabakaya aitmiş gibi atfedilen bütün işler herkes tarafından yapılıyor.

Modern hayatın dışında olmalarına ragmen bu insanlar yabani hayatı yaşamıyor aksine gayet modern tarzda evleri ve şehir yaşamları var. Bu kısım kafamı karıştıran noktalardan, hikayeye göre yaklaşık 1000 yıl önce erkeklerin yok olmasıyla başlayan kadın ülkesi düzeninde bu teknolojik düzeye aynı modern hayattaki ile paralel bir şekilde kavuşmaları neredeyse imkansız çünkü (yaşayan tüm kadınlar bir Einstein düzeyinde zeka ile doğmadıysa tabi).