Merhabalar, ben Kübra.
Kitapları ve kitap okumayı çok seviyorum. Kitaplar benim yol arkadaşlarım ve bazen de çıktığım yolculuklardır. Küçüklüğümden beri her türlü alanda kaliteli olduğuna inandığım kitapları okurum. Okuyup genelde de olumlu düşüncelere sahip olduğum kitaplar ile ilgili yorumlarımı mümkün olduğunca spoilera bulaşmadan yazıyorum. Yazma amacım okuduğum kitapları unutmamak iken bir taraftan da ne okusam diye düşünen arkadaşlarıma fikir olmaya evrildi. Kenara köşeye de ruha gıda kendi çektiğim fotoğrafları serpiştirdim, umarım keyif alırsınız.

Mutlu okumalar!

24 Kasım 2016 Perşembe

Kırmızı saçlı kadın

KIRMIZI SAÇLI KADIN


Orhan Pamuk’un 2016 yılında çıkan son kitaplarından Kırmızı Saçlı Kadın benim okuduğum ikinci kitabı. Bununla birlikte Orhan Pamuk yanılgımı da kırdığım söylenebilir.

Pamuk bilindiği üzere sade dili, akıcı anlatımı, karakterleri ve öykülerinin orijinalliğiyle Türk edebiyatında önemli bir yere sahip. Özellikle karakterlerinin kişiliklerini yansıtış tarzı çok başarılı, okurken benimseyip gerçek hayatta da olsa Ali bu durumla bu şekilde yüzleşirdi dedirtiyor. Geç oldu ama güç olmasın kitaplığıma sıralayacağım yeni Pamuk kitapları kafamda J

Kırmızı Saçlı Kadın, henüz daha hikâyenin başlangıcından insanın içini bir gıcık ile dolduruyor. Bu daha çok korku filmlerindeki sessiz sedasız başlangıçlar gibi. Sanki gündüz her şey normal da gece olunca ille de o karanlık ormana girilecek. Ben pek gerilim sevmeyen bir türüm aslında, ama hikâye sizi öylesine içine çekiyor ki bilinmeyene doğru o karanlık ormana dalar gibi gidiyorsunuz.
Pamuk bu kitabında aslında çok narin konulara el atmış, bile isteye, bunu da yazarken küçükten insanın gözüne vura vura. Bir tesadüfler silsilesi aslında bu öykü. Bu da anladığım kadarıyla Pamuk’un biraz kaderciliği sevmesinden geliyor.

Kitabı okumadan önce arka kapaktaki yazı ilgimi çekmişti, “bir insanlık suçu” diyordu. Bence yanlışları var orada yaşananlarda birden fazla suç ve suçlu var. Daha doğrusu suçlu babalar ve oğulları var. 

22 Ekim 2016 Cumartesi

Kafamda bir tuhaflık

KAFAMDA BİR TUHAFLIK


Normal şartlarda hani o “çok satılan” raflardaki kitapları alıp okumayı sevmem. Neyi ne zaman okuyacağımı hal ve ruhiyetim belirlesin isterim. Bu yüzden de sanırım kütüphane rafları arasında dolaşıp o zaman için kitap seçmeyi de seviyorum. Orhan Pamuk okumayı da itiraf etmem gerekirse bahsettiğim nedenden dolayı hep biraz ötelemişimdir. Önyargıların da kırılması için gereken şey ise bazen özüne güvendiğiniz bir arkadaşınızdan aldığınız bir tavsiye ile sıcak bir kitap yorumu olabilir. İşte bende Orhan Pamuk’un kaleminden Kafamda bir tuhaflığa bu şekilde ulaştım.

Sanırım arkadaşımın güzel anlatımı sayesinde kitaba bolca heyecanla başladım ve bu sonuna kadar da sürdü açıkçası.  Bu sıralar içinde bulunduğum kitap iştahsızlığımı da umarım ki aldı J Orhan Pamuk’u herkes kadar ben de dili güçlü bir yazar olarak görür, fazladan da biraz korkardım açıkçası. Fakat Kafamda bir tuhaflık bunu da aldı götürdü. Uzun zamandır dinlediğim en iyi öykü diyebilirim bu kitap için, okuması kolay, akıcı ve anlatımı güçlü. Öyküde olayların sıralanışı ve uzun bir zaman dilimini kapsaması bakımından Yüzyıllık yalnızlığı anımsattı aslında bana (anne, baba, çocuklar, torunlar, torunların büyümesi vs).


Kafamda bir tuhaflık, çocukluk yıllarında babasının yanına köyünden İstanbul’a boza-yoğurt satmaya gelen Mevlut’ün hikâyesi. Kitapta yaklaşık 50 yıllık bir süreç anlatılıyor aslında, bu da İstanbul’un yıllar süren kentselleşmesine, Türkiye’nin geçirdiği siyasi gelişmelere ve insanların bu süreçte uğradıkları erozyona ayna tutuyor.  Yıllar boyu süren tek bir şey var oda Mevlut’ün ayrılamadığı bozacılık.  Kişilik olarak saf ve naif olan Mevlut ise bu öyküde kendi yerini sorguluyor bu gelişmelerle, acaba niyet midir asıl olan yoksa kısmet mi?

2 Ekim 2016 Pazar

Aldatmak

ALDATMAK


Simyacı benim küçük yaşlarda okuyup sindirmem zor olsa da aklımda kalmış nadir bir kitaptır. Paulo Coelho genelde felsefik sorular işlemeyi seviyor kitaplarında. Aldatmak kitabının konusu ise genel bir insanlık problemi, mutlu olmak için ne gerekli? Sevgi nasıl hissedilir? Tutkular hali hazırda edinilmiş sevgileri mutluluğu riske etmeye değer mi?

Romanın ana karakteri olan Linda henüz 30 yaşını geçmiş, evli-çocuklu-kariyerli (muhteşem üçlü :P ), kendini seven bir kocaya sahip, zengin bir hayata sahiptir. Hayatında “sorun” edebileceği bir durum yoktur aslında. Fakat günlük yaşamının rutinliğinden de sıkılarak günümüz depresyonlarından tükenmişlik sendromuna girmeye başlar. Bu hali de lisede tutkulu bir aşk yaşadığı eski sevgilisi ile karşılaşmasıyla perçinlenir. Aslında tutkuya duyduğu özlemi bu adamda bulan Linda sevdiklerini risk etme pahasına bu heyecanın peşinden gider. Bu süreç ise Linda’ya esasen sevginin ne olduğu ve mutlu olmak için neye ihtiyacı olduğunu hatırlatmaya yarayacaktır.

“Acı çeken ruhlar birbirini tanır ve canlıları korumak için bir araya gelirler”

Coelho Aldatmak’ta da insanlığın temel problemlerinden birini ele alıyor, gerçek sevgi (tutkudan saf olan) ve sevginin insanı bambaşka hallere dönüştürmesi. Kimi zaman tarzı kişisel dönüşüme yaklaşsa da Coelho tarzını ben çok seviyorum, keşke bunu da daha önceden okusaydım diyorum…


23 Ağustos 2016 Salı

Mülksüzler

Mülksüzler (Dispossesed)


Fantastik bilim kurgusu okumalarına devam ediyorum. Zaten bu tür kitapların birisinden giriş yapınca tutkunu olunuyormuş devamı da çorap söküğü gibi geliyormuş J Mülksüzler Ursula K. Le Guin’in en çok bilinen bilimkurgu türündeki eserlerinden.

Mülksüzler’de Le Guin iki farklı gezegen (Urras ve Anarres)  üzerinden, birbirinden farklı yönetim anlayışına sahip iki halkın sosyolojisini gözler önüne sermiş. Anarres 150 yıl önce Urras gezegeninden ayrılmış ve “ay”a yerleşmiş anarşist ve özgürlükçü bir halkın yaşadığı gezegenin ismi. Anarres Urras’a göre kurak bir gezegen, insanlar taşınırken hayvan getirilmemiş, dolayısıyla et yemiyorlar. Gezegen az yağmur aldığı için tarım yapmak zor ve ayrıldıkları gezegene oranla teknolojik gerilikleri var. Buna karşılık komin bir düzen var, para kullanılmıyor, eşyalar ortak ve sahipsiz, erkekler ve kadınlar sadelikten yana. Sahipliğin her çeşidi kötü ve ayıp karşılanıyor buna çocuklar da dâhil. Herkes eşit şartlara sahip, devlet düzeni yok. Bütün bunlara karşılık Urras gezegeni ise kapital bir düzene sahip. Teknoloji son derece ileride ve ekolojik olarak bir çeşitlilik ve bolluk var. İnsanlar sürekli bir şeyleri almaya-alışveriş yapmaya yönlendiriliyor. Fakat halk sınıflara bölünmüş durumda ve zengin olan üst tabakanın dışındaki insanlar son derece fakir bir hayata mahkûm. Kadınlar sosyal bir değere sahip değiller iş alanlarında görülmeleri yada “bilgi” gerektiren işleri yapmaları uygun görülmediği gibi neredeyse saçma bulunuyor, kadınların erkeklerden tabiri caiz ise salak olduğu düşünülüyor..

Mülksüzler fantezi kitapları dizileri içerisinde ikircikli ütopya adıyla geçiyor. Bunun anlamını kitabı özümserken daha iyi anlıyorsunuz. Anarres gezegeni her ne kadar ideal yönetim tarzına sahipmiş gibi görünse de (insanlar eşit!) aslında bir üst aklın yönetimine ve sosyal olarak baskısına maruz kalıyor ve halk hiçbir zaman asıl özgürlüğe sahip olamıyor. Bunu başkarakterin düzenli olarak kendinin ve halkın ne kadar anarşist olduğunu (var olan düzeni sorgulama güdüsü) merak etmesinden anlayabiliriz aslında. Oturmuş düzenler yıkılamaz kurallar halini aldıklarında tehlikeli oluyorlar, çünkü bunları sorgulayacak akıl toplum belleği tarafından engellenir. Urras ise daimi distopyayı göstermesi beklenirken, diğer kötülem ütopyalarında olduğu gibi var olan toplumun son derece mutlu olması yaşadıkları hayatı sorgulamaması durumu aslında insana mutluluk beklentisini sorgulatıyor.

Kitap üzerine yazılacak ve düşünülecek çok fazla şey var aslında, fakat ben bunu Le Guin’in diğer eserlerine saklamak istiyorum J  

24 Temmuz 2016 Pazar

Hayvanlardan Tanrılara Sapiens- İnsan türünün kısa bir tarihi

Hayvanlardan Tanrılara Sapiens- İnsan türünün kısa bir tarihi


Yuval Noah Harari uzun süredir okumak istediğim insanlık tarihini en kapsamlı şekilde bir araya getirmiş!
Hayvanlardan Tanrılara ilk insan türlerinden başlayarak insanlık evriminin sosyal, kültürel, bilişsel etkenlerini ve bu etkenlere bağlı olarak oluşumsal süreçlerini çevresel etkenleri de ele alarak çok geniş bir perspektifte analiz ediyor. Başlangıçta diğer hayvanlardan farkı olmayan insan hangi etkilerle ve bilinçle (?) kolektif yapılar kurmaya başladı? Yaşamsal düzenini neden bozarak kendi besinini üretmeye başladı? Tarımsal düzene geçerek köyler kurmaları aslında bir hata mıydı? Neden para var? Dil niçin gelişti? Erkek yerine kadın egemen bir toplum mümkün müydü? Neden inanmak bu kadar önemli? İşte kitapta bu nedenleri sorgulatacak araştırmalar olduğu gibi aynı zamanda cevabı belki de hiç bulunamayacak problemler de mevcut, neden mutluluk bu kadar önemli?
Fakat bu araştırmalar bu eserde kesinlikle bir tarih kitabı okurcasına sıkıcı nitelikte değil de sanki insanlığın başında süregelen felaketlerin, düzmecelerin, entrikaların veyahut da sonu iyi biten tesadüflerin kaynaştırıldığı bir roman okur hissiyatıyla nakledilmiş. Aynı zamanda Harari’nin sade ve yalın dili sayesinde kesinlikle anlaşılmayan (fazla bilimsel veya teorik kaçan) terimler ile karşılaşmak mümkün değil. Kesinlikle herkesin anlayacağı bir kitap (bunu herkesin elinde görmemden anlamam lazımdı :D ). Kitap insanlığın geçirdiği süreç karşısındaki tutumlarından ve evrimsel gelişiminden bahsederken önümüzdeki zamanlarda bize ne olacağından da bahsetmeden durmamış. Bilişsel evrimin oluşmasıyla insanlığın teknik alanlardaki başarılarıyla birlikte vardığı sonuca bağlı olarak insanların önümüzdeki dönemlerde aslında tabiri caizse kendi kendini yaratmaya başlayacağı ve uzun süredir tartışmada olan akıllı tasarım sürecini kendisi başlatacağı yönündedir. Bu süreçte tanrılaşan insan hep istediği mutluluğa ve huzura kavuşabilecek midir merak konusu.
Kitabın son cümlesi ise insanlığın vardığı (elbette bunda sosyal, kültürel, ekonomik, bilimsel artık ne kadar insan tutkusunun etkisi varsa hepimiz sorumluyuz) son raddeyi özetler nitelikte; “Ne istediğini bilmeyen, tatminsiz ve sorumsuz tanrılardan daha tehlikeli bir şey olabilir mi?” ve bu cümleye eleştirel bakmadan önce kitabı mutlaka okumanızı öneririm J


13 Haziran 2016 Pazartesi

Cesur yeni dünya

Cesur Yeni Dünya


Uzun bir süredir ara vermek durumunda kaldığım okumalarıma yine başlamakta bir hayli geç kaldığım bir roman “Cesur Yeni Dünya” ile devam ediyorum.
Aldous Huxley’in en başarılı eserlerinden sayılan bu kitap aynı zamanda şimdiye kadar yazılmış en iyi distopya (karanlık gelecek teorisi) örneklerindendir. Huxley’in oluşturduğu gelecekte toplumsal istikrarın korunması adına yönetimin gerçekleştirdiği çeşitli uygulamalar gözler önüne seriliyor. Amaç, tamamıyla mutlu toplumu "Cemaat, Özdeşlik, İstikrar" felsefesi ile korumak. Çeşitli toplumsal sınıflar biyolojik temelli gelişimlerin katkısıyla insanlar tarafından laboratuvar ortamında yaratılıyor ve yapacakları işlere göre şartlandırma yöntemleri ile şekillendiriliyorlar. Temelde zekâsı istediği yönde geliştirilen “alt” ve “üst” sınıflar bulundukları durumları sorgulayamıyor ve ebedi mutluluk sağlanmış oluyor. Zaten zekası yeterince geliştirilmiş dahi olsa sorgulamanın cezası sürgün..
Huxley kitabında Ford’u temel alarak yaşanılan tarihi f.s 632 olarak belirlemiş ve yaşanılan gelişmeleri bu tarihe göre kronolojik bir sıraya koymuş. Hikâyeye göre Henry Ford’un (Kitapta tanrısallıştığını görürüz) ilk araba fabrikasını kurması 0 olarak kabul ediliyor. Bu andan sonra meydana gelen gelişmeler ise ilkel hayattan kurtulmak olarak nitelendiriliyor. Kitabın 1932 yılında kaleme alındığı düşünülürse o zamanki teknolojik şartlara göre hikâyedeki teknoloji zamanının çok ötesine ait.
Geleceğin dünyasında istikrarı en çok bozan şeyin duygular olduğu bilindiğinden en çok onları yok etmek adına aile kavramına, tek eşliliğe, bireyselliğe ve sosyal sınıflara el atılmış. Ahlak kavramının değiştiği bu gelecekte anne veya baba olmak müstehcen hale geliyor. Herkes herkes içindir ilkesi ile insanların ikili ilişki kurmaları toplum tarafından ayıplanıyor. Toplumsal huzur ise adına “soma” denilen mutluluk hapları! sayesinde sağlanıyor. Sosyal sınıflarda zaten makineler aracılığı ile üretildiği için kimse yaptığı iş ile uyumsuz olamıyor.
Yaratılan bu cesur yeni dünyaya karşılık olarak ise yine gelecekte tamamıyla izole edilmiş ve deyim yerindeyse yabanilerin yaşadığı bir bölge kurulmuş. Eğer Ford olmasaydı toplumun geleceği nokta o kısımda gösteriliyor. Bu bölgede insanlar hala doğurarak üreyip doğal yöntemlerle ölüyorlar. Fakat teknolojik gereksinimlerin azlığından dolayı vahşi bir hayat sürüyorlar, yeterince beslenemiyorlar ve temizlik konusunda da kötüler. Bu iki dünyanın farkı ise Huxley tarafından net bir şekilde gösteriliyor; özgür ve tercihe göre yaşam. Huzur ve mutlulukla yaşamak isteyen toplumun verdiği acı bedel karşılığında verdikleri özgürlükleri oluyor.
Kitaba başlarken kafamda diğer distopya örneği George Orwell’dan 1984 vardı, okurken de sürekli ikisini karşılaştırmadan duramadım açıkçası. Fakat 1984 bende bir iç kararmasına yol açarken Cesur Yeni Dünya’da bunu hissetmedim. Elbette bunda 1984’ü günümüzde yaşadığım birçok olayla ilişkilendirmem rol oynamıştır. Cesur Yeni Dünya 1984’e göre daha fazla ütopik sanırım, daha uzak gelecekte görülmesi olası da diyebiliriz. Ayrıca insanların her ne kadar düşünceleri şekillendirilmiş de olsa bu bir siyasi baskıdan çok üretimsel bir durum. Yani zaten ruhsuz yarattığınız bir toplum bana insanların oluşturduğu nefes alıp veren canlılar kümesi gibi gelmedi, bu nedenle de üzülemedim (distopya okuduğum için üzülürüm diye düşünmüştüm).  

Bu arada bu kitap ile aynı zamanda bilim-kurgu öykülerine duyduğum açlığı fark ettim, bundan sonra bir süre bunu doldurmaya çalışacağım. 

3 Nisan 2016 Pazar

Güzel Yaz

Güzel Yaz


İtalyan yazarları okumaya devam ediyorum bu sıralar. Cesare Pavese ile de Tezer Özlü sayesinde tanışmıştım. Bu kitabının öncesinde de Ay ve Şenlik Ateşleri’ni ve Yoldaş kitabını okumuştum. Pavese’nin hayatını araştırırken onun da o dönemin birçok siyasi yazarı gibi hayatının bir dönemi bunalıma girdiğini ve intihar ettiğini öğrendim. Sanırım bazı kitaplarını kendisinin girdiği buhranı düşünerek okumak lazım.

Güzel Yaz, Pavese’nin benim okuduğum diğer kitaplarına göre en farklısını, içerisinde o dönemin siyasi durumu ve savaş yok. 16 yaşında Ginia adlı bir kızın ergenlikten genç kızlığa adım attığı dönemi anlatıyor. Kitabın başında Ginia ve abisi birlikte rutin bir hayat yaşamaktadır. Bu durumdan rahatsız olmasa da Ginia düzenli olarak bir şeylerin eksikliğini hisseder (hissettiği aslında büyüme duygusu ve yeni olana özlem). Daha sonra hayatına giren Amelia ile hayatını değişir. Amelia onun eski arkadaşlarına benzemez, ressamlara çıplak modellik yapan bir kızdır ve Ginia’yı sürekli şaşırtan bir hayat tarzına sahiptir. Arkadaşlıkları boyunca gizli gizli Ginia Amelia’nın hayatına özenir aslında, fakat bunu kendi içerisinde bile kabullenmez. Amelia’ya olan kıskançlığı yüzünden sürekli araları açılır fakat yeniden birleşirler. Bu sırada Ginia’nın eski ile yeni hayatını kıyaslamasına tanık oluruz. Beklentilerini, kendi hayat tarzını, Amelia’nın yaşamını çelişkiler içerisinde sorgular durur.

Pavese’nin dili çok yalın, özellikle kısa hikâyelerini çok seviyorum ben. Herkesin içerisinde yaşadığı beklentileri basit bir hayattan örnek vererek güzel yansıtıyor. Genellikle bir zaman dilimini ve olay akışını anlatıyor gibi dursa da asıl konu onun hikâyelerinde genelde bir kaygı, kıskançlık, beklenti ya da çelişki üzerine.

“Sonradan fark etti ki, bu şekilde on beş gün geçirmişti. Her zaman atölyeden çıkınca kapıda yeni bir haberle karşılaşmayı umuyordu. Ve onu bekleyen kimselerin olmaması o günü yitirdiğini, şimdiden yarına, yarından sonraki günlere, asla gelmeyen o bir şeyi beklediği günlere geçtiği hissini veriyordu ona. “

“Işığın alltında, Guido ona gülümseyerek baktı. “Mutlu musun?” diye sordu. Yan yana divana oturdular ve Ginia, gözlerine bakmamak için başını onun omzuna yasladı. “Çok korkuyorum, “ dedi. “Ya beni sevmezsen?””



30 Mart 2016 Çarşamba

Zeno’nun Bilinci

Zeno’nun Bilinci

Uzun zamandır okuyamadığım kitapların acısını çıkartmak istercesine merakla bitirdiğim kitap Italo Svevo’nun yazdığı en iyi eser sayılan Zeno’nun Bilinci.

Italo Svevo’nun Italyan edebiyatına katkısını (nedense yaşadığı dönem kıymeti anlaşılmamış maalesef) ilk Tezer Özlü’nün bir kitabını okurken öğrendim. Aslına bakarsanız Özlü bir Svevo hayranı ve Zeno’nun Bilinci ile ilgili de kitabında çeşitli tespitlerde bulunmuş. Böyle olunca bende ilk olarak iki büyük Svevo yapıtıyla (diğeri Yaşlılık) Italyan edebiyatına dalmayı planladım J

Svevo Zeno’nun bilincinde ilk başlarda pekte anlamlandıramadığı sağlıksızlık durumunu çözümlemek maksadı ile bir psikoloğa gitmeye başlıyor ve psikoloğun önerisiyle hayatında izleri olan dönemleri yazıya geçirmeye başlıyor. İlk başlarda otobiyografi olarak dursa da kitap esasen Svevo’nun kendi piskoanalizini yaptığı bir şahesere dönüşüyor. Svevo kendi deneyimlerine dayanarak önce kendi iç dünyasını en yalın haliyle okuyucuya sunuyor ve ardından da aslında tüm insanlığın içerisinde kaybolduğu yaşama serüvenini nedenselleştiriyor. Aslında herkesin yaşadığı durumsal üstünlük ve aşağılık hissiyatını kendi öyküsü ile destekliyor.

 Her ne kadar roman sanki psikiyatrisine yazılmış notlar olarak görülse de Svevo yazarken kendi ile geçmişi ile yüzleşiyor ve bir kere daha yaşadıklarını neden ve niçin yaptığını yaşlı Svevo’ya anlatarak şimdiki durumuna bir çare arıyor. Hayatının çelişkiler, ani verilmiş kararlar, aldatmalar ve çeşitli aşklar çevresinde dolaştığı düşünülürse iyileşmeye ne kadar yaklaşır belirsiz. Zaten kendisi de en son piskoanalize olan güvenini yitiriyor ve bunu aşağıda belirteceğim satırlarda içtenlikle açıklıyor.

 Kitabın önsözünde kendisinin doktorunun notu var. Kendisinde bulunan Svevo notlarını kendisinin izni olmadan yayınladığı bunu da Svevo’yu kızdırmak için (Svevo görüşmelere gelmediği için) yaptığını yazmış. Ne kadar doğru bu kısım bilmiyorum çünkü Svevo ölmeden önce Zeno’nun biliciye devam niteliğinde analizini de tamamlamak adına bir şeyler yazmaktaymış.

“Doktor benim kutsal itiraflarıma biraz fazla güveniyor, gözden geçireyim diye her istediğimde geri veriyor. Hey Tanrım! Kendisi tıptan başka bir şey okumamış ki, lehçeden şey konuşamayan ve yazamayan bizler için İtalyanca yazmanın ne demek olduğunu nerden bilsin! Bir yazılı itiraf her zaman için yalancı sayılır. Toscana lehçesinde ne dersek yalan söylemiş oluruz! Kalıplaşmış sözlerle söyleyebildiğimiz her şeyi nasıl seve seve anlattığımızı, ille de sözlüğe bakmayı gerektiren konulardan nasıl bucak bucak kaçtığımızı bir bilse! Yaşamımızdan kaydetmek istediğimiz olayları seçişimiz de buna bağlıdır. Eğer kendi lehçemizde anlatsak yaşantımızın nasıl depdeğişik bir görünüm alacağı gün gibi ortada işte.”

Değil mi? Size de her konuşma her yazı biraz kurgu gibi gelmiyor mu?


30 Ocak 2016 Cumartesi

Tespih Ağacının Gölgesinde


Tespih Ağacının Gölgesinde


Tespih Ağacının Gölgesinde Bülbülü Öldürmek romanından önce yazılmış ve hatta ona feyz vermiş roman. Yaklaşık 50 yıl boyunca Harper Lee bu hikayede sonrası yazımda öncesi olan eserini saklamayı tercih etti taki 2015’in sonuna kadar.
Bülbülü öldürmek zamanında 10 yaşlarında olan Scout Tespih Ağacının Gölgesinde ise;  20 yılın ardından büyümüş, kendi ayakları üzerinde New York da yaşayan bir kadındır. Romanda artık olgun bir kadın olan doğduğu büyüdüğü topraklara yaptığı ziyaret anlatılıyor.
Henüz iki yaşındayken annesini kaybeden Scout kardeşi Jem ile birlikte çok sevdikleri avukat babaları tarafından yetiştirilmişlerdir. Yaşadıkları bölge özellikle olsa da tüm Amerika o dönem Beyaz-Zenci ayrımcılığını en zehirli biçimde yaşamaktaydı. Irkçılığın büyük kentlerde artık belirgin bir şekilde görülmediği 20 yılın ardından ise küçük kentler özellikle Güney Amerika henüz bu zehri içerisinden atamamış ve hatta Zencilerin kamusal alanlara girişini azaltmak maksatlı topluluklar kurmuşlardır.  Yaşadığı büyük şehirden doğup büyüdüğü memleketine ziyaret için gelen Scout ise bir anda inanıp güvendiği bütün her şeyi yıkacak bir gerçekle sarsılacak, gözünde ilahlaştırıp inandığı değerlerin sorgusuz en doğrusu olduğuna güvendiği babası ile vicdan ayrılığına düşecektir. Aslında düştükleri bu ayrılığın ise artık yaşadıkları ve öğrendikleri şeylerin farklılıklarından kaynaklandığını öğrenmesi ise minik Scouta bir ömürlük ders olacak ve babasının insaniyetini kabul etme fırsatını sunacaktır.
Tespih Ağacının Gölgesinde aslında büyüdüğü çevreden ayrılıp başka topluluklarla yaşama fırsatı sunulmuş herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği bir roman. Giden insan ile dönen insanın farkı ve aslında değişimin ise doğallığın bir parçası olmasının ve gerekliliğinin bir kanıtı. Anlatılan ırkçılık Zenci Beyaz ayrımı olsa da milliyetçilik denen kavram birçok insanın iliklerinde süzülüyor.
Harper Lee bu hikâyede de insan yüreğine hitap etmiş ve anlayan insan nasıl olmalı onu gözler önüne sermiş. İki günde okuyup bitirdiğim için mutsuz olduğum nadir romanlardan çünkü Lee’nin devamı yok.


"Her insanın bekçisi vicdanıdır, kolektif bilinç diye bir şey yoktur."

 "Çirkin bir sözcük olan ön yargı ile tertemiz bir sözcük olan inancın ortak bir noktası var. İkisi de mantığın bittiği yerde başlar."


12 Ocak 2016 Salı

Seyrek Yağmur

Seyrek Yağmur

Benim için 2016’nın ilk kitabı, Ankaralı yazar Barış Bıçakçı’dan Ankara’ya özel bir günde satışa çıkarıldı. Alır almaz özlemle okundu bitirildi J

Artık klasikleşmeye başlayan Bıçakçı havası bu romanda da hükmünü sürüyor. Bıçakçının çok sevdiğim sade dili yine etkin. Güncel olaylara da hafiften değinmiş, küçük eleştiriler mevcut. Yorgun bir hikâyenin izini sahaf Rıfat ile sürüyor, aşk acısını derinden hissediyorsunuz. Bıçakçı Rıfat’ın anılarından minik pencereler ile yaşamının bir kısmına dâhil olmanızı sağlıyor. Hikâyeye giriş çok etkili, Rıfat “günler damlıyor ama aynı kaba değil” diyor. Bir seyreklik var yağmurda. Tutamıyor. Tutunamıyor Rıfat. Sadece acısını yaşıyor, günlerini tüketiyor ve yaşıyor. Yine ıssız bir öyküde, eski sevgilisini düşünüyor.


Kitabın kapağını ise eleştirmeden edemeyeceğim, herhalde sadeliği ön plana getireceğim derken unutulup telaşa geldi. Maalesef hayal kırıklığı, özensiz duruyor. Ama siz yine de çerçeveye değil resme bakın J J Diğer basımlarda değiştirirler umarım..