Merhabalar, ben Kübra.
Kitapları ve kitap okumayı çok seviyorum. Kitaplar benim yol arkadaşlarım ve bazen de çıktığım yolculuklardır. Küçüklüğümden beri her türlü alanda kaliteli olduğuna inandığım kitapları okurum. Okuyup genelde de olumlu düşüncelere sahip olduğum kitaplar ile ilgili yorumlarımı mümkün olduğunca spoilera bulaşmadan yazıyorum. Yazma amacım okuduğum kitapları unutmamak iken bir taraftan da ne okusam diye düşünen arkadaşlarıma fikir olmaya evrildi. Kenara köşeye de ruha gıda kendi çektiğim fotoğrafları serpiştirdim, umarım keyif alırsınız.

Mutlu okumalar!

24 Aralık 2020 Perşembe

Algernon'a Çiçekler

Algernon'a Çiçekler 

Fantastik tarzda ütopik hikayeleri seviyorum. Bunların en başarılı örneklerinden bir tanesi de  Daniel Keyes tarafından kaleme alınmış eser Algernon'a Çiçekler oldu. 

Çok düşük IQ'ya sahip olduğu için küçüklüğünden beri dalga konusu olan, ailesi tarafından terk edilen ve yalnız bırakılan Charlie yüzyılın buluşu sayılabilecek bir IQ yükseltme deneyi için uygun bir adaydır. Algernon isimli bir laboratuvar faresinde olumlu sonuçlar alan araştırmacılar insan deneyine geçmeye hazırdır, Charlie çığır açan bu ameliyatın uygulandığı ilk insan olacaktır. 

Ameliyatın ilk günlerinden beri Charlie'nin zekasında hızla yükseliş olmasına rağmen Algernon için durum tersine döner gibi görünmektedir. Zamanla dünyanın en zeki insanı olmaya yaklaşan Charlie için ise bu durum ölüm demekti çünkü yeni farkındalıkları onu çok değiştirmişti.

Zekası gittikçe yükselen Charlie için arkadaşlık, dostluk, aşk ve aile kavramları ile yüzleşmek durumdadır. Artık akıllı olunca herkes tarafından sevileceğini düşünen Charlie insanların kıskançlıkları ile yüzeleşmek ve merhamet, acıma, sevgi, fedakarlık ve bağlılık gibi değerleri öğrenmek zorundadır. 

Toplumsal değelerin irdelendiği, neden düşük zekalılara merhametten doğan acıma duygusu beslerken   neden akıllı insanlara karşı kıskançlık duyup etrafımızda istemeyişimiz gibi, güzel bir ütopya yaratmış Daniel Keyes. Keyifle okuduğum ütopik kitaplar listesine
eklemeye değer...    

23 Aralık 2020 Çarşamba

Eşekarısı Fabrikası

 Eşekarısı Fabrikası

Yüzyılın en iyi 100 eseri arasında sayılan ve aynı zamanda İskoç yazar Iain M. Banks'ın kariyerini başlatan ilk romanı Eşekarısı Fabrikasıdır. 

Yazarın daha ilk romanından bu kadar ünlü olmasının sebebi, hikayedeki özgünlük, anlatımda yer yer tiksinti uyandıracak cesaret ve kafalardaki saf çocuk tabusunun yıkımı olmalı. Hikayedeki anlatım her ne kadar çok akıcı olsa da, baş kahraman için sıradanlaştırılmış bazı törenler/ritüeller ve işlenen suçlar sosyal normlara o kadar ağır dokunuyor ki kitabı bir çırpıda bitiremiyorsunuz.  Sindire sindire gitmek ve hikayenin baş kahramanı olan Frank'in psikolojisini ve uzun uzun anlattığı ritüelleri ile geçmiş anılarını yavaşça anlamak da en iyisi zaten. Merakla sürdürmek istediğiniz olay akışlarında da mola niyetine verilmiş bazı aralar mevcut zaten.

Hikaye toplumdan mümkün olduğunca uzaklaştırılmış, bir adada yaşayan, hayatı evi, çocukluğundan beri devam ettirdiği savaş oyunları, evinin tavan arasında sakladığı eski bir saat kadranı üzerine kurduğu eşekarısı ölüm tuzağı,  babası, abisi ve bir tek arkadaşı arasında olan Frank'in şimdiki hayatı ve geçmiş anılarından oluşuyor. Frank'in ağzından anlatılan öyküde, hayata karşı almaya çalıştığı öcün, henüz neye karşı kini olduğunu bilmeden ve kimden intikam aldığına karar veremeden soğukkanlılıkla işlenen cinayetler detaylı bir şekilde anlatılıyor. Frank'in daha çocukken yaşadığı trajik olayın etkileri, belki de içten içe bildiği gerçekler ve buna özgün kafasında yaratılan savaş oyunları bağlantılı. 

Sonuç olarak, çocuk psikolojisi ve cinsiyet rolleri üzerine kurulmuş, sizi altüst edecek, etkileyici  bir roman  Eşekarısı Fabrikası. Modern edebiyat için okunması gereken bir örnek oluşturmuş. 

27 Ekim 2020 Salı

Superior: The return of the race science

Üstün: Irk Biliminin Dönüşü (Superior: The return of the race science)

Profesyonel çalışma alanımın genetik olması ve uzun bir süredir ben de popülasyon genetiği çalışmaları yapan bir bilim insanı olarak bu kitap oldukça ilgimi çekti doğrusu. Fakat, son dönemlerde tüm dünyada artışı görülen sağcı akımın da yeniden ırkçılık söylemlerini hortlatmasıyla bu kitabın da zaruriyeti oluşmuştu. 

Kitap, 2019 yılında Londra'da ikamet etmekte olan Angela Saini tarafından yazılmıştır. Kitapta yazar özellikle alanındaki çalışmalarıyla tartışmalı araştırmalar yapan bilim insanlarıyla yaptığı söyleşilerden bahsetmiş ve kendi değerlendirmeleri ile Irk tartışmalarını, bilimini, şimdiye kadar yapılan çalışmaları, tartışmalı gerekliliğini ve nasıl dönüşüme uğradığını anlatmıştır. 

Özellikle kişisel değerlendirmeleri ile tüm dünyaca kabullenişmiş Race (Irk) olgusunun nasıl insanların üstünlük yarışından kaynaklandığını açık ve net bir şekilde anlatmasını, gerekli eğitimleri almış bir genetikçi olarak çok beğendim. Her yönüyle incelenmiş bölümlerde bizlere Irkçılığın nasıl politik üstünlük sağlamak veyahutta kendilerine köle yaratmak için bazı toplulukları küçümsemek ve fayda elde etmek için oluşturulduğunu gözler önüne sermiş. Esasen, Avrupa'nın Afrikayı sömürgeleştirmeye başlamasından itibaren, yaptıkları haksızlıkları kendi içlerinde doğrulama iddiası ile ten rengi farklılıklarını kullanarak kendilerini beyaz oldukları için 'Zeki-Akıllı', Afrika kökenli insanları ise, 'Akıllı değil ama fiziksel olarak güçlü' olarak etiketleyerek dolayısı ile Afrika kökenli insanları işlerimiz için köle olarak kullanabiliriz rahatlaması başlamıştır. Bu çirkin düşünce yapısı maalesef 300 yıl önce başlamış olsa da özellikle politikacıların halkı uyutmak ve kandırmak olarak kullandıkları en etkin uyuşturucu olarak kullanma taktiği hiç eskimedi. Bilimsel tekniklerin ilerlemesi ve gen kavramının keşfedilmesi ile birlikte maalesef çok daha çirkin düşünce yapıları oluştu. Hitlerin saplantı haline getirdiği öjenik (Eugenics) kuramı örneğin bunların öncülerindendir. Bu kurama göre, genetik olarak aşağı ırkların (veyahutta hastalıklı? özelliklerin) karışması önlenerek saflaştırılarak en üstün ırk oluşturulabilir. Bu ırk Hitlere göre Almandı ve bu uğurda katledilen onlarca can tüm Dünyaya önemli bir ders vermesi gerekiyordu. Bazı sınavlar verildi ve bir süreliğine Irk çalışmaları bitti, veya da bu araştırmadan öğrendiğim üzere üstü kapalı bir şekilde gizli fonlarla yapılmaya başlandı. Maalesef bazı toplulukların sahip oldukları ekonomik üstünlükleri gerekçelendirmek için kendilerini en üstün genoma sahip olarak düşünmeleri çok da garip değil. Biz sağlıklıyız, mükemmel koşullarda yaşıyoruz, düşünme gücü isteyen işlerde çalışıyoruz demekki biz evrimsel basamağın üzerindeyiz. Bunun sebebi diğer toplumları ezmemiz ve onların sosyal özgürlüklerini kısıtlamamız olamaz :) 

Son dönemde Amerika'da yaşanan olaylardan da belli ki ırkçılık hala gündemde. Sosyo-ekonomik düzeyi düşük insanlar arasında belki eskimeyen bir trend olarak görülse de ırkçılık, maalesef bilim dünyasında da henüz bu akımı bırakmaya gönüllü olmayan insanlar mevcut. Örneğin benim de kitaptan öğrendiğim bir yayın-dizini olan 'Mankind Quarterly' dergisi hala bazı ırkların üstünlüğünü çeşitli yollardan ispatlama derdinde. Derginin impact faktörü çok düşük de olsa, bu dergiye makale yollayan bilim insanlarının kariyeri lekelense de bu insanlar bir şekilde yayın yapmak için destekleniyorlar ve bu yayınlar gerekli yerlerde söylemlerini desteklemek amacıyla bazı politikacılar tarafından maalesef kullanılıyor. Mankind dergi yazarlarının sıkça değindiği konulardan biri zeka. Uzun yıllardır zekanın sadece bazı ırklarda yüksek göründüğü diğerlerinde ise düşük seyrettiğini ispatlama amacındalar. Fakat şimdiye kadar yapılan tüm araştırmalar gösteriyor ki zeka bir sürü genin kontrol ettiği ve yüksek oranda da çevre ile gelişen bir özellik. Henüz zeka ölçebilecek doğru bir test bile yokken (IQ testlerinin güvenilirliği çok azdır) farazi bir özelliği bir ırka özgünleştirmeye çalışmak ambiyani tabirle aptallıktır. 

Tüm bunlara ek olarak, üzgünüm ki ırkçılık bilim çevresinde de söylem değiştirmek suretiyle de devam etmekte. Örneğin, bazı kötü niyetli bilim cemiyetlerinde de ırk sözcüğü popülasyon olarak kullanılmaya başlanmış durumda. Tarihte de karşılaştığımız birsürü örnek gibi aslında çok iyi niyetle başlayan bazı araştırmalar kötü ellerde evrilerek büyük felaketlere yol açabiliyor. Fakat benim de içinde bulunduğum bazı çalışmalarda popülasyon genetiği kullanılarak bazı araştırmaların daha doğru ve hızlı sonuçlar verdiğini görüyoruz. Özellikle bazı zararlı mutasyonların da kapalı toplumlarda (iç evliliğin yaygın da olduğu) oldukça yaygın olduğu görülüyor. Bu tür mutasyonların toplum içindeki sıklığını bilmek önleyici çalışmalar yapmak adına da çok önemli. Görüldüğü üzere de aslında toplumsal saflaştırma da, insanı mükemmelleştirmeden ziyade, resesif olarak seyreden bu mutasyonları domine ederek kalıcı hale getiriyor. Toplum içindeki farklılıklar ve çeşitlilikler her zaman zenginliği artırır ve genetik olarak da sağlıklı olan budur. 

Son olarak, popülasyon genetiği çalışmalarına bizzat katılmış bir bilim insanı olarak söyleyebilirim ki kesin ve net çizgilerle korunan ırk ayrımlarını yapmak imkansız. Şimdiye kadar belirlenen ırklar tamamiyle aslında lokasyon ve sosyal kültür bazlı. Çoğunlukla soydaşınız diye düşündüğünüz bir kişiye olan genetik yakınlığınız yabancı dediğiniz insana olandan daha az. Toplumlar birbirlerine eskiden beri o kadar kaynaşmış durumdalar ki totelde genetik olarak birbirimize hem çok benzeriz hem de çok benzersiziz. Fiziksel olarak baskın olarak aktarılan bazı özellikler bizleri yanıltmaya müsait fakat farklılıklar yerine benzerliklere odaklanmayı öğrenmemiz şart, diğer türlü yaratılan bu hayali gerçeklikte hep birlikte yok olacağız. 

Not: Kitap henüz türkçeye çevrilmedi, bu sebeple ismini de bu postta kullanmak için ben çevirmiş oldum. İleride farklı bir isimle çevrilmesi dahilinde ismi de güncelleyeceğim. 

 

23 Ekim 2020 Cuma

Gösteri Peygamberi

 Gösteri Peygamberi

Çok geç tanıştığım yazarlardan biri de yeraltı edebiyatçılarından Chuck Palahniuk. Aslında kendisini meşhur romanı ve filmi Fight Clup'tan da tanıdığımız yazarın en etkileyici eserlerinden birisi de Gösteri Peygamberi (Surviver). 

Son derece etkileyici dili ve akıcı anlatımıyla dikkat çeken yazarın bu eserinde yine sağlam bir popüler kültür eleştirisi yaptığını görüyoruz. Özellikle son 50 yılın yalancı din akımlarına gönderme yapan Palaniuk, inanç kisvesi altında bir topluluğun nasıl kandırılıp, sahte ritüeller ve alışkanlıklarla hizmetkar/kölelere dönüştürüldüğünü anlatmış bu romanında. 

Uydurma olmasına ragmen hikayede geçen Creedish  mezhebi, diğer aşırı yobaz ve kapalı din gruplarına çokca benzemekte. İnanca göre, doğan çocuklardan ilk erkek hariç diğerlerinin evlenmesi yasak ve aldıkları eğitimleri de tamamiyle hizmet vermek üzerine. 18 yaşına gelip reşit olan çocuklar topluluk dışındaki ailelere çalışmak üzere (köle olarak) yollanarak kurtuluş günleri gelene kadar (ölüm) Tanrı'ya olan görevlerini yapmak için gönderiliyorlar. Ailenin ilk erkek çocuğu ise kendisi için seçilen bir kadınla evlenip bolca çocuk (yeni köleler) yapmak üzere görevlendiriliyor. Topluluğun tüm öğretilerini inanç çerçevesinde nasıl köle olacaklarına göre oluşturması ve işlerin de ters gitmesi durumunda nasıl intihar etmeleri gerektiği oldukça açık bir şekilde belirtilmiş. Bu olayın geçmişte yaşanan gerçek bir intihar olayına gönderme olduğu çok açık. Halkın Tapınağı tarikatına mensup 911 kişi liderleri Jim Jones'un vaazı (baskıları) üzerine siyanür içerek intihar etmiştir. Aslında toplu intihar bu gibi yalancı cemaat liderlerinin kendini aklama veya yaptıkları pisliklerden kaçması için en kısa kaçış yoludur.

Hikayede, tüm cemaatinin toplu intihar etmesinden sonra yavaş yavaş topluluğun tek temsilcisi kalan Tender Branson kendisini bir anda henüz o doğmadan sahibi ilan eden Medyanın elinde bulur. Menajerinin planlarına göre kendisini ünlü bir dini lidere dönüştürmesi gerekmektedir. Hikayenin bu kısmında ise yazarı çok iyi bir popüler kültür eleştirisi yaparken görüyoruz. Tektipleştirilerek prototip haline gelen Tender Branson medyanın talep ettiği isteklere göre yaşayıp, menajerinin verdiği direktiflere göre konuşup hareket edecektir. 

İnsanların ne koşullarda hangi doğrulara inandığını çarpık olaylarla gözler önüne seren bu eseri okumanızı tavsiye ederim. Ben de yazarın diğer romanlarını aynı hazla okuma umuduyla devam edeceğim. 


Tender Branson'un hayatının özeti:

"İki nokta arasındaki en kısa mesafe bir zaman dilimidir, programdır, vaktinizin haritasınıdır, ömrünüzün sonuna kadar yapacağınız işlerin listesidir."

1 Ağustos 2020 Cumartesi

Ben, Kirke

Ben, Kirke

Madeline Miller'in mitoloji mitlerini toparlayarak sunduğu romanı Ben, Kirke'yi çok sevdiğim arkadaşım Burcu'nun önerisi ile okudum. Daha önceden de farklı kültürlerden gelen mitleri ve mitolojik karakterleri merak ederek okumuş olmama rağmen hiçbir kitabı bu kadar zevk ile okumadığımı itiraf etmeliyim. Adeta hiç bitirmek istemediğim bir kitap oldu bu. 

Fakat Ben, Kirke'de daha önceden de okuduğum düz mitoloji kitaplarından beklenilenden çok daha fazlası var. Cesaret, hırs, güç ve kahramanlık gibi yüceleştirici özellikleri ekseriyetle erkek cinsiyetine özgüleştiren hikayelerin içerisinde ezilerek cadılaştırılmış ve bu sebeplerden dolayı da kendini çok geç keşfeden, kadın başkahraman Kirke,  feminist manifestosu ile birçok tanrıya başkaldırarak istediği hayatı yaşamayı diretir. Çirkinlik, cadılık, iffet, annelik ve duygusallık dünyasına hapsedilen bir tanrı kadının hapsedildiği esaretine alışması, hayatı öğrenmesi ve kendi dünyasını baştan yaratması için geçen sabır dolu yıllar ve buna karşın tanrı da doğsa da yaşadığı zorbalık değişmeyen kadın Kirke. 

Yazar, yüzyıllardır süregelen destanları günümüz dili ve piskolojik dünyasına uyarlayarak çok da akıcı bir dille aktarmayı başarmış ve bu hikayelerin alt mesajlarına adeta savaş açarak kafamızda oluşturulan Kahraman veya Cesur kavramlarına başka açılardan bakmamızı sağlamıştır.  Birçok açıdan bu kitap benim için bir ilk oldu ve yazarın diğer öykülerini okumak için sabırsızlanıyorum. 

Güncelleme: Akhillius'un şarkısı yazarın bir diğer kitabı. Bunu da Ben, Kirke'den yaklaşık 4 ay kadar sonra okuma fırsatı buldum. Büyük bir şevkle başlamama rağmen maalesef Ben, Kirke'den aldığım zevki bu kitapta bulamadım. Hikaye yeni ve başkahraman da bu sefer erkekti. Fakat, bazı noktalarda bir baş kaldırı ve özgünlük bulamadım bu kitapta.  



3 Temmuz 2020 Cuma

Aile Çay Bahçesi

Aile Çay Bahçesi


Yekta Kopan'dan okuduğum ilk öykü Aile Çay Bahçesi. Yavaş yavaş ve duru bir şekilde akan dili ile özellikle yoğun dönemlerde okunabilecek bir kitap kendisi. Akıcı anlatımı, içtenliği ve yazarın entellektüel kişiliğini yansıttığını düşündüğüm bu öyküyü de benim de yaptığım gibi bir yaz akşamına sığdırmanızı öneririm.

Müzeyyen, üç hecesi şiir olmaya yeten isim, başkarakterimizin annannesinden yadigar ismi. Öyküde küçüklüğünde annesini trajik bir şekilde kaybedişinin sorumluluğunu karakter itibari ile çapkın babası ve henüz 4 yaşındaki kardeşine yükleyen Müzeyyen'in önce kendinden kaçışı sonra ise babasının hastalığını öğrenip doğdugu kente dönüşü ile yine kendi ve parçaları ile yüzleşmesi konu alınmıştır. Bu içsel yolculuğunda bazı parçalarını birleştirir bazı parçaları ise koparır. Yıllar boyunca zaman zaman kıskandığı ve annesinin ölümünden sorumlu tuttuğu kardeşinin de aslında bir şekilde onun yalnızlığını paylaştığını ve kaçmak yerine birleşmenin belki geç olsa da ikisine iyi geleceğini kardeşinin cesaretle paylaştığı anıları ile farkeder.

Severek okuduğum bu öyküyü sizin de keyifle okumanızı dilerim.   

6 Nisan 2020 Pazartesi

Yeşil Peri Gecesi

Yeşil Peri Gecesi


Uzun zamandır okuduğum en sürükleyici romanlar arasına giren Yeşil Peri Gecesi'nin yazarı Ayfer Tunç bu eserini 2010 yılında yayınlamıştır. Bundan önce de Aziz Bey Hadisesi eserini okuduğum yazar özellikle akıcı dili ve sürükleyici hikayeleriyle dikkat çekiyor.

Yeşil Peri Gecesi, daha çocukluğunda babasının başına gelen bir kaza sebebi ile tüm hayatı yıkılan, ailesi dağılan bir genç kızın gittikçe dibe sürüklenen hikayesini anlatıyor.  Hikaye önce baş kahraman tarafından yeşil peri gecesinden öncesi ve sonrası ve aşkının ipi çekilen geceden öncesi ve sonrası olarak ayrılarak parça parça bir kronoloji izlenmeden anlatılmış. Kronoloji daha çok çekilen hüzünler, kalp kırıklıkları, terkedilmeler, yoksulluklar ve yaşadığı trajik olaylar üzerine. Çok çok güzel bir anne ve yakışıklı bir babadan doğan güzel bir kız o. Hayatının damgasını da doğdugu anda güzel olması ile alıyor. Annesi gibi mi olacak o da?! Onun da düzeni aldatma ve terkediş mi olacak. Güzelliğini sırtında hem bir yük hem de bir intikam sillesi olarak taşıyan genç kızın ise bir süre sonra tek amacı kaderden ve hayatından alacağı öç olur. Çevresinden aldığı ilk intikam ve aslında diğer tüm çöküşlerin başlangıcı ise bir dergi için çektirdiği çıplak resimlerdir. Ona şehvetle ya da kıskançlıkla bakanlara karşılık olarak kendini saklamaz çünkü o zaman en büyük kötülükleri kendi kendine yapabilmektedir. Sanki ilk taşı o atmak ister kendine herkesten önce...Evet der ben de annem gibi oldum. Düştükçe düştüm kalkacak bir yerim sığınacak da dalım kalmadı. Hayatını bir dizi hazin ve çarpık olaylar zinciri örer. Tüm bunların neticesinde, ezilmiş, hırpalanmış ve çaresiz bırakılmış kadının yardım çığlıkları duyulur. Hikayenin sonunda ise beklenmeyen bir umut ışığı doğar yoksa hayatında ona da değer veren birileri mi vardır?

Ayfer Tunç'un kaleminden elimden bırakamadığım okuduğum bu kitabın bir özelliği de satır aralarına sıkıştırılmış şiirler. Yazarın hem ince ruhunun hem de inanılmaz yüklü bir entellektüel geçmişinin olduğunu anladım bu sayede. Yeşil Peri Gecesi'nde baş karakterin ve ailesinin dışında herkesin bir ismi vardı. Ailesinin ve kendi isminin gizli olması sanki yaşadıkları üstün utanç içeren olaylara bir gönderme gibiydi. Ama bu utancın ve kederin ardında yaşanan o histerik yalnızlık ve aslında hayattan beklenen umut da tüm insanlara gönderilen bir mesaj ve ders niteliğindedir.

"Hayatımın baraj sorusu: kemik kırığı mı daha çok acı verir, onur kırığı mı? Cevap: kaçıncı kez kırıldığına bağlı. Kemik kırığı ile duyulan acı birbiriyle doğru orantılıdır. Kırığın şiddeti arttıkça acının şiddeti de artar. Onur kırığı ile duyulan acı ise ters orantılıdır. Darbe sayısı arttıkça hissedilen acı azalır, hassasiyet tabakası kalınlaşır. Onur dumur olur."

Güncelleme: Yazarın Kapak Kızı adlı romanı, Şebnem'in çocukluğuna ve aile ilişkilerine dair detaylar bulabileceğiniz bir ön kitap. Bunu da yakın bir zamanda okudum. Şebnem'in  kapak kızı olmasının çeşitli çevrelerde yarattığı etkiler diğer kişiler aracılığı ile anlatılmış bu kitapta. Birbirinden bağımsız gibi görünen bu diğer kişilerin hikayelerinin nasıl birleştiğini ve Yeşil Peri Gecesi'ne nasıl dönüşeceğini izliyoruz bu romanda.  Ben Şebnem'den de daha fazla şey alacağımı düşünmüştüm fakat o olmadı. Yine de Ayfer Tunç'tan okuması keyifli bir roman olmuş. Okuma sırası önce Kapak Kızı ardına Yeşil Peri Gecesi olmalı. 

30 Mart 2020 Pazartesi

Cevdet Bey ve Oğulları

Cevdet Bey ve Oğulları

Orhan Pamuk'un 1982 yılında yayımlanmış, Cevdet bey ve ailesinin, Osmanlı hükümdarlığından modern Türkiye Cumhuriyetine kadar süren 70 yıllık hikayesini 3 kuşak boyunca anlattığı roman Cevdet Bey ve Oğullarıdır.

Hikaye, Osmanlının son döneminde Abdülhamit ve meşrutiyet tartışmaları arasında müslüman bir tüccar olan Cevdet bey ile başlıyor. Cevdet bey, o dönemde para kazanma hırsına bürünmüş, geldiği yeri beğenmeyen bir taraftan da "soylu bir aile" kurmaya çalışan bir adamdır. Müslüman olması sebebi ile o dönemde tüccarlık yapması hoş karşılanmamaktadır. Aile geçmişinden, anne ve babasından ve özellikle de hastalığı sebebiyle omuzunda yük olan devrimci abisinden utanır. Utanır fakat bir taraftan da naifliği sebebiyle onları tamamiyle hayatından çıkaramaz. O dönemin burjuvasına dahil olma çabası dikkat çekicidir Cevdet beyin. Bir taraftan da "neden yaşamalı ve hayatın anlamı nedir" sorularını irdeler ve kendinde cevabın çok çalışmak ve çok para kazanmak olduğunu düşünür.

30 yıl sonrasında Cevdet beyin karısı ve 3 çocuğu ile Nişantaşındaki evinde tam da hayalindeki hayatı kurmuş olduğunu görürüz. Cumhuriyet ilan edilmiştir ve artık Atatürk ilke ve inkılapları konuşulmaktadır.  Burjuva yaşamı benimsemiş olan aile o dönem görece zengindir ve Cevdet beyin miras bıraktığı şirket oldukça başarılıdır. Bu dönemi, Cevdet beyin oğulları ve arkadaşları aracılığı ile okuyoruz. Refik, Osman, Ömer ve Muhittin, hepsi farklı karakterlerdir ve hayattaki amaçları ile yaşamı sorgulayış şekilleri farklıdır. Hepsi hayatlarında bir anlam ararlar. Başarılı olmaya ve kendini kanıtlamaya en az Cevdet bey kadar takıntılıdırlar. Bu dönem hikayede, Türkiyenin karşılaşmaya başladığı zorlukları ve bazı çürüme başlangıçlarını da görürüz. Romanın ikinci ana karakteri olan Refik, hayattaki amacını sorgulamaktan dengesini kaybeder ve kendini boş yaşamakla suçlamaktan geri alamaz. Kendini Türkiyenin gelişmesine adar fakat hiçbir zaman gerek bir adımı doğru düzgün bir şekilde atmaya ne cesareti yeter ne de enerjisi.

Cevdet beyin oğullarından en bohem olanı Refik'in oğlu Ahmet ile devam ediyor 3. kuşak. Yaklaşık 33 yıl sonra ile başlayan dönemde hem Türkiye hem de Cevdet bey ve ailesi birçok değişim geçirmiştir. Ahmet tüccar ailesinin aksine sanat eğitimi almış ve Ressam olmuştur. Türkiye çok partili dönemi yaşamaktadır ve darbe beklenmektedir.

Orhan Pamuk'a ilk şöhreti getiren Cevdet bey ve oğulları 3 dönemi kapsaması açısından Türkiye'nin gelişimine panoramik bir bakış sunmaktadır. O dönem İstanbuldaki modernleşme merakı ve çabası asında onları sürekli bir buhrana sürüklemektedir. Bir anda geçirilen değişimler insanların hayattaki amaçlarını sorgulamaya itmiştir. Özellikle maddi anlamda sıkıntıları da olmadığı için çalışma sorumlulukları olmadığı için kendilerini işe yarar katkılar yapmakta zorlanır bulurlar ve bu da kendilerini gereksiz görmelerine sebep olur. Bu sorgulamaları da Pamuk romanında çok net bir şekilde yansıtmayı başarmıştır. Sıkılmadan okunan çok akıcı bir hikaye. Pamuk tarzının temellerinin atıldığı roman olması bakımından da ilgiyle okudum.

19 Mart 2020 Perşembe

Toz Gibi Yıldızlar

Toz Gibi Yıldızlar 


Isaac Asimov'un Galaktik İmparatorluk serisinin ilk kitabı Toz Gibi Yıldızlar, 1950'li yıllarda yazılmış en başarılı bilimkurgu eserlerlerinden birisidir. Serinin diğer kitapları Tanrılar ve İmparatorlar ve Zamandan Kaçış benim de henüz okumadığım kitaplar arasında yer alıyor şimdilik.

Toz Gibi Yıldızlar, benim okuduğum ilk Isaac Asimov kitabı olmasa da kendisinden okuduğum ilk galaktik seri. Hayal gücünün çok geniş oldugunu özellikle Ben, Robot serisinden bildiğim yazarın bu serisinde de yarattığı gezegen düzeninin bağlantılarını ve geniş olay örgüsünü, devamlılığı nasıl sağlayacağını görmüş oldum. Özellikle ana karakter Widemos efendisinin oğlu olan Biron Farall'i yavaş yavaş işlemesi ve bir kilit gibi açması olay örgüsünün derinliğini de sona saklayışı yazarın hayal gücünü ortaya çıkaran detayları oluşturdu. Bundan sonraki serilerde de neler olacağı merak konusu çünkü romanın bitişi resmi bir başlangıcı simgeledi.

Otostopçunun Galaksi Rehberi dolayısı ile aslında bir Douglas Adams hayranı olsam da Isaac Asimov'ın da bilimkurgu konusunda çok iyi olduğunu söyleyebilirim, iki serinin tarzı kesinlikle çok farklı. Adams'ın kendine has karşısında bir topluluk varmış da gösteri yapıyormuş gibi diyaloğa dönüştürdüğü anlatım tarzı ile Asimov'un romanlaştırılmış yazım sitli kesinlikle çok farklı ama bir taraftan da hikayeye inandırıcılık kattığını söyleyebilirim. 

Serinin diğer kitaplarını da olay örgüsü unutulmadan okumak lazım..

18 Şubat 2020 Salı

sessiz ev

Sessiz Ev


Sessiz ev, Orhan Pamuk'un 1983 yılında yayınlanan ve genel olarak babası ve annesi vefat etmiş 3 kardeşin İstanbul yakınlardında küçük bir ilçe olan Cennethisarda kendisine gündelik işlerde yardımcı olan bir cüce ile yaşamakta olan babannelerini ziyareti sırasından yaşanan olayları anlatan romanıdır.

Orhan Pamuk hikayeyi birden fazla kişiliğe bürünerek her bölümde başka bir ağızdan anlatılarak olay akışı aktarılır. Kişiliklerin yaşamları, düşündükleri, hayata bakış tarzları ve problemleri birbirinden farklıdır. Büyükhanım ya da babanne sessiz evin bilinci ve tarihidir; odasında yaşananları ve sebep olduklarını düşünür. Rahmetli eşi Selahattin bey ve oğlu Orhan beyin hayatlarına ilişkin bilgiler onun ağzından dinlenir. Dr. Selahattin bey özgür görüşlü olması ve modern fikirleri sebebi ile Osmanlı döneminde  İttihat ve Terakki cemiyetinden dışlanarak sürgüne yollanır. Sürgüne yollanması sonucunda eşi Fatma hanıma hayali olan ansiklopediyi yazmak açısından maddi olarak bağımlı kalır. Kendini döneminden hayli üstün gören ve alında da zeki bir adam olan Selahattin bey üzerinde oluşan para ve siyasi baskılar sebebi ile asla ansiklopedisini bitiremez lakin aile hayatındaki mutsuzlukları ile de adeta bir müşkülperest haline gelir.  Babanne Fatma hanım ise eşini günahkar olarak gören duygusuz, soğuk ve aksi bir kadındır, bu sebeple eşi ile olan ilişkileri asla sevgi ilişkisine dönmemektedir. Evren ve yaşam hakkındaki düşünceleri sadece eşini değil aynı zamanda çevresindeki insanları da kendisinden uzaklaştırması sebebi ile asıl mesleği olan doktorluğu da yapamaz duruma gelmiştir.

Her yaz olduğu gibi bu yaz da senelik ziyaretlerini sessiz eve yapan torunlarının ise yaşadıkları evin geçmişinden haberleri yoktur, fakat bu yaz babannelerinin günahlarının bedeli sarmalanmış bir top gibi üstlerine gelmektedir. Cüce ve topal kardeşlerin yaşadığı kader yavaş yavaş ailenin üstüne çökmektedir. Hikayede özellikle milliyetçilik ve kominist akımlarının Türkiyeyi sağ ve sol olarak ikiye ayırdığı dönemde gençlerin giydiği sahte siyasi giysiler ile büründükleri kişilikler ve bunlarla birlikte yaşanan gençlik aşkları ile ilk heycanların birleşiminin oluşumları öyküyü birleştiren temel unsurlar olmuştur. Unutmadan belirtmek gerekir ki bu roman 12 eylül olaylarından yaklaşık 10 gün önce yayınlanmış. Bu sebeple dönemsel olarak yoğun duygular barındırması normal.

Orhan Pamuk'un dönemsel sorunları romanlarında konu edinmesini ve akıcı anlatım tarzı ile aile ilişkilerini öyküye yedirmesini seviyorum ben. Orhan Pamuk ayrıca bu romanda kendi ailesinden bazı izlerin olduğunu, babannesinin nişanlılık döneminde eşine yazdığı mektuplardan esinlendiğini belirtmiştir.  Sessiz ev, Orhan Pamuk'un Cevdet bey ve oğulları romanından sonraki ikinci romanı sanırım benim de okumadığım tek romanı ilk yazdığı kalmış.

17 Ocak 2020 Cuma

Nickel Çocukları

Nickel Çocukları

Günümüz edebiyatın parlayan yıldızı olarak tanınan Colson Whitehead'in 2019 yılında Time dergisinin kapağına taşıyan 1960'lı yılların Amerikasında yaşanan siyahi insanların verdiği hak mücadelesini ve uğradıkları ırkçılığı anlatan romanı Nickel Çocukları. Roman çok yakın bir zamana kadar açık durumda olan bir okulda geçen gerçek olaylar üzerine esinlenmiş.

Nickel 18 yaşından küçük çocuklar için kurulmuş bir ıslah evidir. Nickel'e genelde hafif suçlardan ceza almış siyah ve beyaz renkte çocuklar kalmaktadır, çocukların kaldıkları binalar ayrıdır ve birbirleriyle iletişime geçmeleri hoş görünmez. Nickel çocukların bir ıslah evi olmasına ve topluma kazandırılmak için terbiye eğitimi verilen bir yer olmasına rağmen okulun içerisinde yaşanan olaylar etiketi yansıtmaz. Nickel çocuklara acımasız işkencelerin yapıldığı, çalışanlar tarafından köle olarak  çalıştırıldığı ve taciz ve şiddete maruz bırakıldığı bir yerdir. Nickeldeyken göze batmayan çocuklar başlarına gelecek bir iki dayak vakasıyla dışarı da çıkabilir fakat diğerlerini bekleyen kötü kader Beyaz Saray, arka kapıdaki iki demir halka veya Tahtalıköye bir yolculuktur. 1960'lı yıllarda Amerikada dışarı dünyanın Nickel'den aslında çok da bir farkı yoktur, hukuk kuralları siyahlar ve beyazlar için aynı işlemez. Bir beyaza dik dik bakmanın cezası bile ölüm olabilir, üstelik bir de fakirseniz cenazeniz yoksullar mezarına gömülür..

Edwood ve Turner yolu Nickel de kesişmiş iki yakın arkadaştır. Edwood Nickel'e bir yanlış anlaşılma sonucu alınmış, geleceği parlak ve umutla dolu, zeki bir gençtir. Martin Luther King'in konuşmalarını dinleyerek siyahiler için de özgürlükçü bir Amerika hayali kurar. Fakat Edwood'u kurduğu gelecek hayallerden acımasız hakiki dünyaya uyandıracak gerçekler bir bir yüzüne çarpacaktır.


"Yasayı değiştirebiliyordunuz ama insanları ve birbirlerine davranışlarını etkileyemiyordunuz."