Damızlık Kızın
Öyküsü
Kanada doğumlu
feminist bir yazar Margaret Atwood. Damızlık kızın öyküsü ya da orijinal ismiyle
The Handmaid’s Tale 1985 yılında yazılmış. Okurken bana daha çok 2000’lerin
başında yazılmış havası verdi ama bunun nedeni zaten ütopik- aslında distopik-
bir eser olması değil elbette. Bunun nedeni galiba Atwood’un gerçekten öngörülü
bir yazar olması, geçmişi de distopik olarak yarattığı gelecekten ayırt ederken
kullandığı yaratıcılık sanırım. Gerçi kitapta internetten hiç bahsedilmiyor J
Öykü Atwood’un
yazdığı en önemli eser olarak bilinse de çok fazla da yayınlanmamış. Bildiğim
kadarıyla Türkiye de de çok fazla yok. Şimdilerde bunu dizisinin çekilmesiyle
kırmış durumda. Evet bir dizi manyağı olarak ben de öncelikle bir arkadaşımın
önerisi üzerine dizisini izlemeye başladım. Gerçi 2000’li yıllarda filmi de
çekilmiş ama onu kimseden duyduğumu hatırlamıyorum. Çok fazla yayımlanmamasının
nedenini anlıyorum ama; çünkü öykü ürkütücü bir derecede olası geliyor. Bunun nedeni
muhtemelen şu anda yaşadığımız toplumun ve içerisinde bulunduğumuz siyasetin
nabzının nerden baksanız aynı atması.
Atwood Kanadalı
fakat öykü Amerika’da geçiyor. Şimdiki Amerika’yı düşünürseniz insana nasıl ya
imkansız gibi bir şey geliyor, özgürlükler ülkesi değil mi sonuçta. Aslında çok
da imkanlı olana bir tarafı sürekli artan çevresel kirlilik, doğaya bırakılan
zehirli atıklar, henüz sonucu bilemediğimiz sürekli mutasyona uğrayan
bakteriler ve bunların elbette bize ve diğer canlılara vereceği kalıcı zararlar.
Şimdi burada bundan uzun uzadıya bahsetmenin gereği yok lakin Atwood gerçekten
çok güzel bir noktaya parmak basmış. Artan bu çevresel kirlilikler, kürtaj
oranları ve korunma yöntemlerinin insanlarda kısırlığa neden olması ve bu
nedenle sağlıklı doğan ve büyüyen çocuk oranlarının çok fazla düşmesiyle Amerika
içinden çıkılması güç bir krize girer, çünkü çocuklar bir ülkenin geleceğidir
ırkının tapusudur. Yaşanılan bu kriz ortamını yıllardan beri sessizce izleyen,
yaptıkları çeşitli propaganda ile kendine yandaş toplayan dinci bir örgütlenme ise
bu durumu herek fırsata dönüştürerek gerekse fitilleyerek devrim yaparak bütün
yönetim şekillini demokrasiden çıkartır ve şeriatçı monarşiye geçiş yapar. Kadınların
çalışması, mal mülk sahibi olması, konuşması hatta insanların gözlerinin içine
bakması dahi yasaklanmıştır. Zaten bu duruma gelinmesinin sebebi de kadınların
iffetsizliği değil midir? Hala doğurganlıklarını koruyan kadınlar ise o dönem
bazı alçak suçlarla yargılanıp ulvi bir görev olarak elit ve yüksek rütbeli
kumandanlara çocuk doğurmak için tutulmaktadır. Damızlık olarak sahiplerinin
isimleriyle anılırlar, Offred ( Fredinki ) gibi. Bu Din adına kurulan kurallar
ise aslında bu kadınlara sistematik olarak tecavüz etmek, çocukları olunca
ellerinden almak ve sonrasında ise başka bir eve yeni bir tecavüzcüye
yollanmayı destekler. İnsanlar tümüyle sınıflara ayrılmıştır ve bunlara uygun
belirli kıyafetleri giymek zorunluluğu vardır. Damızlık olan kadınlar kırmızı
bir elbise (dikkat çekmeleri açısından) ile yüzlerini kapatan bir peçe ile birlikte
gezmek zorundadırlar. Komutan eşleri ve elit kadınlar ise mavi giyerler. Buna karşın
komutanlar takım elbise ile gezip soyluluklarını gösterme durumundadırlar.
Bunların dışında kalan genel temizlikçiler yeşil kıyafet giyerler. Muhafızlar
ise görevlerine uygun simsiyah kıyafetler ve gözlerini kapatacak güneş gözlüğü
kullanırlar, gülmezler ve konuşmazlar.
Kitapta bahsi
geçen birçok ayin var, bir tanesi damızlık kızın döllendirilmesi için
hazırlanan. Bu gecede komutanın eşi de bulunuyor, damızlık kızın elini tutuyor.
Düzenlenen ayin içerisinde 3 kişinin bulunması adına gerçekte toplu seks
gecesi. Bu sapıklığın sadece bir kısmı yine de. Fakat yapılan ritüellerin çoğunda
Eski Ahitten kısımlar okunur (kitapta bunların değiştirildiğini söylüyor
bilmiyorum), çekilen acının öbür dünyada bir ödülünün olduğundan bahsedilir. Kanunu
düzenleyen melekler (hepsi erkek olmak zorunda çünkü onurlu bir iş yapıyorlar),
gözler (muhbirler) ve komutanlar bulunmakta. Eğer kanuna aykırı bir şey
yaparsanız bunun suçu elbette ki ağır olacaktır ya duvarda sallanma ya da
kolonilere gönderilme.
Her gün işleyen
bir düzene uymak zorunda olan ve bunu istekle inançla yapan insanlar. Diziyi
izlerken de kitabı okurken de sahip olduğum his bunun bir tiyatro olduğu idi. Bütün
ülke oyun oynuyor gibi (bir deli kuyuya bir taş atmış kırk akıllı çıkaramamış
misali), çünkü aslında böyle bir sisteme gerçekten inanan kimse olamaz. Sadece çıkarlar
vardır, kişisel çıkarlar! Kitapta buna çok güzel örnekler bulabiliyorsunuz bazı
yasakların sadece bazı insanlar için olduğuna dair.
Ben bu distopyayı
gerçekten fazlaca gerçekçi buldum ve irrite oldum, nerdeyse gergin bir yayla
sinirlerimi sıkıştırdığım için hala belim ağrıyor mesela.. Kitabın çok
etkileyici bir kısmı var henüz olaylar başlamadan önceki kısmı anlatırken,
diyor ki;
“Yaşardık her
zamanki gibi, aldırmadan. Aldırmamak cehaletle aynı şey değildir, üstünde
çalışman gerekir. Hiçbir şey bir anda değişmez. Derece derece ısınan bir
küvette farkına varmadan haşlanarak ölürsünüz. “
O zaman cehaletin
karşılığı bilgelik ise aldırmamak yerine de hareketi seçmeli.