Merhabalar, ben Kübra.
Kitapları ve kitap okumayı çok seviyorum. Kitaplar benim yol arkadaşlarım ve bazen de çıktığım yolculuklardır. Küçüklüğümden beri her türlü alanda kaliteli olduğuna inandığım kitapları okurum. Okuyup genelde de olumlu düşüncelere sahip olduğum kitaplar ile ilgili yorumlarımı mümkün olduğunca spoilera bulaşmadan yazıyorum. Yazma amacım okuduğum kitapları unutmamak iken bir taraftan da ne okusam diye düşünen arkadaşlarıma fikir olmaya evrildi. Kenara köşeye de ruha gıda kendi çektiğim fotoğrafları serpiştirdim, umarım keyif alırsınız.

Mutlu okumalar!

22 Ekim 2016 Cumartesi

Kafamda bir tuhaflık

KAFAMDA BİR TUHAFLIK


Normal şartlarda hani o “çok satılan” raflardaki kitapları alıp okumayı sevmem. Neyi ne zaman okuyacağımı hal ve ruhiyetim belirlesin isterim. Bu yüzden de sanırım kütüphane rafları arasında dolaşıp o zaman için kitap seçmeyi de seviyorum. Orhan Pamuk okumayı da itiraf etmem gerekirse bahsettiğim nedenden dolayı hep biraz ötelemişimdir. Önyargıların da kırılması için gereken şey ise bazen özüne güvendiğiniz bir arkadaşınızdan aldığınız bir tavsiye ile sıcak bir kitap yorumu olabilir. İşte bende Orhan Pamuk’un kaleminden Kafamda bir tuhaflığa bu şekilde ulaştım.

Sanırım arkadaşımın güzel anlatımı sayesinde kitaba bolca heyecanla başladım ve bu sonuna kadar da sürdü açıkçası.  Bu sıralar içinde bulunduğum kitap iştahsızlığımı da umarım ki aldı J Orhan Pamuk’u herkes kadar ben de dili güçlü bir yazar olarak görür, fazladan da biraz korkardım açıkçası. Fakat Kafamda bir tuhaflık bunu da aldı götürdü. Uzun zamandır dinlediğim en iyi öykü diyebilirim bu kitap için, okuması kolay, akıcı ve anlatımı güçlü. Öyküde olayların sıralanışı ve uzun bir zaman dilimini kapsaması bakımından Yüzyıllık yalnızlığı anımsattı aslında bana (anne, baba, çocuklar, torunlar, torunların büyümesi vs).


Kafamda bir tuhaflık, çocukluk yıllarında babasının yanına köyünden İstanbul’a boza-yoğurt satmaya gelen Mevlut’ün hikâyesi. Kitapta yaklaşık 50 yıllık bir süreç anlatılıyor aslında, bu da İstanbul’un yıllar süren kentselleşmesine, Türkiye’nin geçirdiği siyasi gelişmelere ve insanların bu süreçte uğradıkları erozyona ayna tutuyor.  Yıllar boyu süren tek bir şey var oda Mevlut’ün ayrılamadığı bozacılık.  Kişilik olarak saf ve naif olan Mevlut ise bu öyküde kendi yerini sorguluyor bu gelişmelerle, acaba niyet midir asıl olan yoksa kısmet mi?

2 Ekim 2016 Pazar

Aldatmak

ALDATMAK


Simyacı benim küçük yaşlarda okuyup sindirmem zor olsa da aklımda kalmış nadir bir kitaptır. Paulo Coelho genelde felsefik sorular işlemeyi seviyor kitaplarında. Aldatmak kitabının konusu ise genel bir insanlık problemi, mutlu olmak için ne gerekli? Sevgi nasıl hissedilir? Tutkular hali hazırda edinilmiş sevgileri mutluluğu riske etmeye değer mi?

Romanın ana karakteri olan Linda henüz 30 yaşını geçmiş, evli-çocuklu-kariyerli (muhteşem üçlü :P ), kendini seven bir kocaya sahip, zengin bir hayata sahiptir. Hayatında “sorun” edebileceği bir durum yoktur aslında. Fakat günlük yaşamının rutinliğinden de sıkılarak günümüz depresyonlarından tükenmişlik sendromuna girmeye başlar. Bu hali de lisede tutkulu bir aşk yaşadığı eski sevgilisi ile karşılaşmasıyla perçinlenir. Aslında tutkuya duyduğu özlemi bu adamda bulan Linda sevdiklerini risk etme pahasına bu heyecanın peşinden gider. Bu süreç ise Linda’ya esasen sevginin ne olduğu ve mutlu olmak için neye ihtiyacı olduğunu hatırlatmaya yarayacaktır.

“Acı çeken ruhlar birbirini tanır ve canlıları korumak için bir araya gelirler”

Coelho Aldatmak’ta da insanlığın temel problemlerinden birini ele alıyor, gerçek sevgi (tutkudan saf olan) ve sevginin insanı bambaşka hallere dönüştürmesi. Kimi zaman tarzı kişisel dönüşüme yaklaşsa da Coelho tarzını ben çok seviyorum, keşke bunu da daha önceden okusaydım diyorum…