Merhabalar, ben Kübra.
Kitapları ve kitap okumayı çok seviyorum. Kitaplar benim yol arkadaşlarım ve bazen de çıktığım yolculuklardır. Küçüklüğümden beri her türlü alanda kaliteli olduğuna inandığım kitapları okurum. Okuyup genelde de olumlu düşüncelere sahip olduğum kitaplar ile ilgili yorumlarımı mümkün olduğunca spoilera bulaşmadan yazıyorum. Yazma amacım okuduğum kitapları unutmamak iken bir taraftan da ne okusam diye düşünen arkadaşlarıma fikir olmaya evrildi. Kenara köşeye de ruha gıda kendi çektiğim fotoğrafları serpiştirdim, umarım keyif alırsınız.

Mutlu okumalar!

30 Mayıs 2024 Perşembe

1Q84

 1Q84

Uzun süredir bu kadar etkileyici bir roman okumamıştım, ve sıcağı sıcağına yaşadığım yoğun duyguları aktarmak istiyorum. 

Haruki Murakami okumaya henüz yeni başladım diyebilirim. Bir süre önce 'İmkansızın Şarkısı'nı ve ingilizcesinden 'After Dark'ı ve okumuş Murakami'nin kurgusuna, zekasına ve dilinin sadeliğine hayran kalmıştım. Farklı bir tarzı var kendisinin, tam olarak nasıl tarif edeceğimi bilmiyorum ama okurken çok nazik ve naif dokunuşlar hissediliyor. Yazarın sahip olduğu centilmenlik ve kültür bile hikayelerine yansımış diyebilirim rahatlıkla. Fakat bu naiflik sadece yazarın kaleminde değil, aynı zamanda kurgusunda da çok belirgin. Hikayeyi, ilmik ilmik, emek emek o kadar sabırla işliyor ki, sonunda elde edilen sonuç hikayenin bitiminde insanın gözüne hiç ama hiç zorlama gelmiyor. Doğal bir sonucu kabul eder gibi kabul ediyorsunuz. Sanırım ben Murakami'nin tarzına aşık oldum. Seçtiği ana temalar genellikle çok basit çözülebilir gibi görünen insan ilişkilerine dayansa da, aynı gerçek hayattaki gibi bu ilişkiler kişilerin yarattığı çıkmazlardan kaynaklı içerisinden çıkılması zor problemlere dönüşüyor, ve bu karmaşa en sonunda gerçek üstü gibi görünen olaylarla çözülüveriyor.

1Q84'e gelecek olursak.. İlk başta kitabın hacminden dolayı bir hayli korkmuştum. Öyle ki, her başına geçip oturduğumda kitabın ancak %2-3'ünü okuyabiliyordum. Fakat o zamanlarda bile, hikaye öyle bir bağlandı ve akışa geçti ki kitabı elimden bırakamaz oldum. Uzun bir süredir bu kadar yoğun ve istekle bir kitabı okuduğumu hatırlamıyorum doğrusu. 

İsminin de çağrıştırdığı gibi 1Q84 simgesel bir 1984 dünyası. Gerçeklik algısının bozulduğu, dünyada olması gereken kuralların işlemediği bir dünya burası. Birçok bilinmeyenle dolu, iki tane ay, 'little people', douta, mata gibi birçok fantastik öğeler var. Algılanması zor olarak görülen bu gerçek dışı dünyanın kurallarını çözmek ve örgütlerin yapısını anlamak, aslında öykü içerisindeki öyküyü meraktan ileri geliyor öncelikli olarak. Karakterler bu şekilde derinleşiyor ve çözümlenebiliyor. Fakat, öykü içerisine girildikçe, aslında Q ile bilinmeyen dünyanın esas amacı anlaşılmaya başlanıyor. 

Bu Q olarak simgelenen gizemli dünya esasen birbirinin çocukluk aşkı olan  Aomame ve Tengo'nun birbirlerini pasif olarak arayışını anlatıyor. Romanın ilk başlarında bu Aomame'nin ve Tengo'nun da ağzından çıkıyor fakat yaratılan dünyanın derinliği ve amacını kitabın son sayfasına kadar çözmek mümkün değil. Pasif arayış ne demek.. Bu sorunun cevabı sanırım hikayede gizli. Birbirine paralel ilerleyen hayatlarının önce akışlarında sonrasında ise birbirlerine sürüklenen hikayeleri var. 

'Açıklanmadığı zaman anlamıyor olman, ne kadar açıklanırsa açıklansın anlamayacağın anlamına gelir'. Kitabı bir cümle ile anlat deseler sanırım bu cümleyi söylerdim. Gerçeklerin güçlü bir şekilde sezilme özelliği vardır, eğer doğru yere bakarsan kesinlikle görebilirsin. Bunun için gerekli gereç her zaman gözler değil, bazen kalp bazen de migdedir. 



'Yürekten sevdiğin bir insan varsa, bir kişi olsun yeter, hayatın kurtulmuş demektir.


21 Mayıs 2024 Salı

Az

 Az


Hakan Günday okumaya korkanlardan mısınız? Even o kişi benim. Kendisinden seneler önce Piç romanını okumuş ve sinemeya uyarlanan Çok romanını izlemiştim. Özellikle Çok beni sarsmıştı. Hafızama kazınmış sahneleri vardır halen hatırlarım, piskolojik olarak yoğun ve çok gerçekçi bir acı vardı. İnanılmaz bir piskolojik gerilim..

Az'a da ne bulacağımı bildiğim için çok çekinerek ve korkarak, kitap kulübümün de etkisi ile başladım. Şiddet, saptırılmış dini inançlar ve tarikatlar, tecavüz, para hırsı, uyuşturucu bagımlılığı, ne ararsanız var anlayacagınız (beklediğim gibi). Kitabın ilk yarısı, gerçekten de beni çok etkiledi. 11 yaşında, henüz çocukluğunu bile yaşayamadan bir tarikat şeyhinin oğlu ile evlendirilerek Londraya taşınan Derda anlatılıyor. Derda koca Londrada, evinin penceresinden burnunu bile zor uzattığı, şiddet dolu seneler geçirir ve bu sırada içerisinde bulunğunu çıkmaz bana çok iyi geçti. Canım Türkiyemin iki kanayan yarası, çocuk gelinler ve tarikatlar konu olması sebebi ile, gözlerde yaş ve fer kalmayana dek çok akıcı bir şekilde akıyor kitap. Yer yer devam etmeye korktuğum, ne beklemem gerektiğini bilmediğim kısımlar vardı doğrusu. Hatta acaba devam etmesem mi bu vahşet bu şekilde devam edecekse okumasam mı diye düşündü. 

Kitabın ikinci yarısı da her ne kadar çok dramatik, vahşi ve üzücü bir şekilde başlasa da vahşet yönünden geri vites çekerek daha felsefik devam etti diyebilirim. Bunun bir sakıncası yok, hatta sevindirici olsa da, kitabın diğer yarısında acaba ilk hikayeye nasıl bağlanacak diye bekledim. Üstelik, ikinci yarısıdaki, karakterin ismi de Derda, bu sefer küçük bir oğlan çocugu. Biraz afallatıyor da. Bu seferki Derda oğlumuz, çocukluğunda yaşadığı tramvatik deneyim itibari ile (bu bana çocuğun aslında doğuştan piskopat olma ihtimali verdi) gittikçe içine kapanır. Kendi kendine bakması gerektiği içinde artık ne varsa elde onunla geçinir ve minikliğinden beri devam ettiği mezar bakıcılığı işinden korsan kitap işine geçiş yapar. Bu sırada (bana yine oğlan karaketin piskopatlığını kanıtlayan) Oğuz Atay okumaya başlayan Derda, biraz kafayı yer. Her ne kadar paralel gibi duruyor olsa da (ve nasıl birleşecekler diye merakla beklesem de), bu iki hikayenin en sonunda çakışması çok zorlama tesadüflere bağlı olmuş maalesef.  Üstelik de çakışma aşk yoluyla olunca iyice zorlama durmuş bence. Çünkü biri kadın diğeri erkek olan iki baş karakterden beklenen budur. Keşke aşk bu kadar kolay olsaydı :p Bana kalırsa, erkek karakter direk piskopat olarak görünüyor, kadın karakter ise bana kalırsa tramvaları ile baş etmeye çalışan yaralı bir ruh. Hikayenin sonunda ikisinden de beklenmeyen bir cevvallik ve girişimcilik söz konusu... 

Bu arada evet Oğuz Atay okudum, Tutunamayanları da, gerçekten insanı huzursuz eden tripleri vardır. Sen rahat uyu sayın Atay. Hakan Günay'ın da sıkı bir hayranı olduğunu öğrendik böylece. 



17 Mayıs 2024 Cuma

Beşinci Çocuk

 Beşinci Çocuk

Doris Lessing'den Beşinci Çocuk kitabını 5-6 ay önce kitap kulübümüzde okuduk. O zamana kadar haberim yoktu ama kendisi Nobel alan en yaşlı yazarlardan bir tanesiymiş. Doğrusu kitapları çok popüler olmamış, biz de online bulabileceğimiz için Beşinci Çocuk'u seçtik.

Beşinci Çocuk, gerilim tarzında yazılmış kısa bir roman. Hikaye oldukça muhafazakar iki insanın birbiri ile tanışması, hızlıca evlenmesi ve normal bir yuva kurması ile başlar. Çift oldukça fazla çocuk istemektedir (dini sebepler gereği korunmaya da karşılardır..) ve evlendikten sonra neredeyse her sene bir çocukları olur. 5. çocuğa geldiklerinde çift yorulmuştur ve 5. çocuk diğerlerine benzememektedir. Bu noktadan sonra gerilim yavaş yavaş yükseliyor roman akışında. Hamileliğinden itibaren anne çocuğundaki değişimin farkındadır, bebek sürekli anneyi tekmelemektedir, hızlı ve normalden fazla büyüyordur. Hamileliğini işkence ve acı içerisinde geçiren anne doktora başvurur fakat doktor bebeğin normal oldugunu söyler. Bebek doğduktan sonra da anne aslında rahat etmeyecektir çünkü bebek hızla büyüyüp etrafa saldırmaya başlamıştır. Hızla büyüyen bebek evde bir tehlike unsuru haline gelir, yazar asla bebeğin normal mi yoksa bir yaratık mı oldugunu söylemez ama doğru düzgün konuşmadığı, normalden büyük elleri ayakları olduğu, ve akıl sorunları olduğu için bir tür canavar gibi kabul ederiz. Bebek büyüdükçe sorunları da büyür, gittikçe şiddet yanlısı ve kardeşleri için de oldukça zararlı bir hale gelir. Aslında, bir noktadan sonra ailede çocuk ile ilgilenen tek kişi annedir. Fakat, annenin çocuğa asla sevgi ile yaklaşmadığı çok bellidir. Anne aslında çocuğu ile ne yapacagını bilememektedir, çünkü çocuk gerçekten bir insan mı yoksa bir canavar mı o da bilmiyordur. 

Şimdi benim değerlendirmeme gelecek olursak, ben genel olarak romanı derinliksiz buldum. Evet, bu kadar zengin bir konuya ragmen. Kitabın sanırım birinci sıkıntısı annenin dilinden yazılmamış olması. Hikaye üçüncü bir kişinin gözünden yazılıyor. Bu da aslında anne ve çocuk arasındaki ilişkiyi nesnelleştiriyor. Yani, anlatılan herşey çok net, anne çocuğuna karşı vicdani sorumluluk hissettiği için bakım veriyor fakat sevmiyor. Doktora sürekli görünüyor çünkü birisinin çocuğun normal olmadığını, belki hasta oldugunu ve belki de gerçekten canavar olduğunu söylemesine ihtiyacı var. Belki o zaman vicdanı rahat bir şekilde çocuğundan kurtulabilecek. Eğer bu kitap annenin gözünden yazılsaydı bence çok farklı olabilirdi, örneğin çocuk annenin gözünde tamamen canavar olmasına ragmen normalde belki biraz farklı olduğunu ve annenin çocuğunu sadece sevmediği ya da çocuğuna alışamadığı için o şekilde gördüğüne şahit olabilirdik. Bu sayede, neden doktorun çocuğun normal oldugunda ısrar etmesi de mantıklı olurdu. Kitapta baba da çocuğun normal olmadığı konusunda ısrarcı, bence doktorun yorumu bu sebeple kitaptaki çelişkilerden bir tanesi. Ailenin diğer üyeleri de zaten çocuğun saldırgan davranışlarından dolayı evi birer birer terkediyor. 

Kitap ile ilgili, toplumun sıradanın dışına verdiği tepkiyi anlattığını düşünenler olmuş. Belki İngilizce versiyonunda böyle bir anlam çıkıyordur, lakin bence bu biraz Doris Lessig'i cilalamak oluyor. Üzgünüm ama canavar gibi betimlenen bir çocuğun toplum tarafından dışlanması gayet doğal. Yani, bunun çağdaşlıkla, muhafazakarlıkla ilgili oldugunu düşünmüyorum.Kitap özelinde bu doğal olarak bir güvenlik meselesi (Çocuk bir köpeği öldürüyor ve neredeyse bir çocuğu boğuyor). Yani, elimizde muhtemel bir piskopat çocuk var... Kitaptaki son uyumsuzluk da bence kitabın sonuna sıkıştırılmış Homo Neanderthal göndermesi. Sanki yazar baktı konuyu toparlayamayacak, çocuğun evrimsel bir yanlışlıkla Homo Sapiens yerine Neanderthal olarak doğduğunu ima etmiş. Bence sonu bu şekilde olacaktıysa da roman çocuk gözünden yazılmalıydı, olması gereken zamanda dogmayan zavallı bir insanın hikayesi olabilirdi o zaman.

Kitabın dili de doğrusu çok basitti. Belki edebi derinlik çeviri sırasında kayboldu, ama bu kadar da basitleştirdilerse gerçekten yazıklar olsun :D Kitap kulübünde bazı anne arkadaşlarım kitaptan çok etkilendiklerini belirttiler, ama sanırım ben daha çok olay akışındaki uyumsuzluklara yoğunlaşıp edebi yoksunluktan da kaynaklı olarak annenin duygusuna giremedim. 


12 Mayıs 2024 Pazar

Bütün iyiler biraz küskündür

 

BÜTÜN İYİLER BİRAZ KÜSKÜNDÜR

Herkese tekrar merhabalar! Uzun süredir ayrı kaldığım kitap blogu yazma işime geri dönüyorum :) Sanılmasın ki yazmıyordum lakin okumuyordum da, hayır, okuyordum. Üstelik sadece okumuyorum artık Storytel sayesinde dinliyorum da. Bir süredir dahil olduğum -kitap dinlenmez okunur- tarikatı ile arama mesafe koyup, ilk kitabımı dinlediğim (o günden beridir tarikat ile de küssüz) günden beri ufkum genişledi ve tarifi caizse beynim büyüdü :D Tabi buna doğal sebep düzenli koşmaya başlamam da olabilir.. Şaka bir yana bir süredir koşarken ya da yürürken bana zamanı unutturacak, içine dalıp kayıp olacağım içerikler arıyordum ve müzik dinlemek de bana yeterli derecede eğlenceli gelmiyordu. Böylece dertlere ilaç kitap ya da podcast dinleme maceram başlamış oldu.

Evet, ben Nilay Örnek ile de Storytel de yayımladığı 'Nasıl Olunur' podcast serisi ile tanıştım. Ne kadar canlı ve sıcak kanlı bir kadın, insanı muhabbete çeken, konuşturan, sevgi dolu, naif ve aynı zamanda da güvenli bir tarzı var diye düşünmüştüm. Kendisinin, ülkemin itelediği ve örselediği gazetecilerden biri oldugunu bilmemek gerçekten de benim ayıbım. Türkiye'nin değişmeye başladığı dönemde işinden olmuş, uzun bir süre tutunmaya başlayan insanlardan bir tanesi kendisi. 

Bütün İyiler Biraz Küskündür, sayın Örnek'in geçmiş yazı dizinleri ile güncel yorumları arasında gidip gelen, zaman zaman da hayatından kesitler sunan sıcacık bir deneme olmuş. Türkiye hakkında, aklı başında insanların aklını zorlayan birçok soruyu irdelemiş ve tespitlerde bulunmuş. Yerinde toplum analizleri ile, kimseyi gücendirmeden, durum analizleri sunmuş. Geçmiş gazete yazılarına göndermeler yaparak, iç hesaplaşmalara dönmüş, ve kendini de masaya yatırmış. Yazıları hazırladığı dönemki Nilay ile şimdikini kıyaslamış. Ben doğrusu kendisinin suçlayıcılıktan öte, hafif kırgın ama asla kızgın olmayan bu tarzını çok beğendim dogrusu. İçerik kitabın başlığını da çok iyi yansıtıyor, gerçekten de bütün iyiler biraz küskündür...