Merhabalar, ben Kübra.
Kitapları ve kitap okumayı çok seviyorum. Kitaplar benim yol arkadaşlarım ve bazen de çıktığım yolculuklardır. Küçüklüğümden beri her türlü alanda kaliteli olduğuna inandığım kitapları okurum. Okuyup genelde de olumlu düşüncelere sahip olduğum kitaplar ile ilgili yorumlarımı mümkün olduğunca spoilera bulaşmadan yazıyorum. Yazma amacım okuduğum kitapları unutmamak iken bir taraftan da ne okusam diye düşünen arkadaşlarıma fikir olmaya evrildi. Kenara köşeye de ruha gıda kendi çektiğim fotoğrafları serpiştirdim, umarım keyif alırsınız.

Mutlu okumalar!

24 Eylül 2017 Pazar

Masumiyet Müzesi

Masumiyet Müzesi

 
Orhan Pamuk’un kafasındaki eşyaların hikayelerini toplayarak müze haline getirdiği romanı Masumiyet Müzesi.

Hikaye biraz Yeşilçamı andırıyor, başına buyruk zengin bir tüccarın oğlu olan Kemal uzaktan akrabası olan Füsun’a aşık olur.  Füsun Kemalin annesinin terzisinin kızıdır, kendisinden yaşça küçüktür, fakat çok ama çok güzeldir. Klasik Yeşilçam hikayesi.. Aslında tam öyle değil J 

Masumiyet müzesi aşkı ve aşkın içerdiği bütün duyguları anlatıyor. Kemal’in Füsun’a olan önce tutkulu daha sonra saplantılı daha sonra ise sevgi ve sabırla büyüttüğü aşkı, onu onda gördüğü eşyaları toplaması ile birlikte bir zevke bazen de vazgeçemeyeceği bir dürtüye dönüşüyor. Bu eşyaları sanki sevgilisiymişçesine gözetiyor öpüyor okşuyor. Kemal çaresizce tutulduğu aşkı ile sürekli bağlı olduğu cemiyet hayatını sosyete arkadaşlarını yavaş yavaş terkediyor. Füsun'a duyduğu aşk gitgide onu başka bir insan haline getiriyor, çevrenisini, sokakları, kendi hayatını yeniden keşfediyor. Eskiden adım atmayacağı mahalleri mesken ediniyor. Sevdiği kadını hayalinde yaşatıyor ve kendini hastalıklı adlederek durumunu bu şekilde kabullenmeye çalışıyor. 

Romanın gelişme aşamasında Kemal’in çektiği acıları, hissettiği aşkın yoğunluğundan dolayı hikayeyi ünlü roman Genç Werther'in Acılarına  benzetmiş olsam da Pamuk hikayenin içerisine yerleştirdiği İstanbul sokakları ve tarihi ile beni yine cezbetmeyi başardı. Pamuk’un İstanbul ilgisi o kadar yoğun ki okurken neredeyse sokakları koklayacak, elinizi atsanız evlerin kapılarına dokunacakmışsınız gibi hissediyorsunuz. 


Pamuk Kemal’in aşkına ait eşyaları ya da ona aşkını düşündüren resimlerin müzesini kurmuş, Çukurcuma eski Çukurcuma değildir ama  söndürülmüş izmaritleri, biblo köpekleri ve hani o meşhur küpeleri görmeye müzeye gitmeyi çok isterim..

19 Eylül 2017 Salı

Fahrenheit 451

Fahrenheit 451


Sevdiğim distopik eserlere bir yenisini Ray Bradbury’dan  Fahrenheit 451 ile eklemiş bulunmaktayım J  Genellemem gerekirse hayatı başka yönlerden ele alıp olası sonuçlarını anlatan romanları, çok çok genelleştirirsem de hayal ürünü geniş eserleri gerçekten çok seviyorum. Fahrenheit 451 ise alanında yazılmışların en iyilerinden. Yazar önsözünde ben bu kitabı yazmadım esin beni yazdırdı ne fazlası ne azı olabilirdi diyor. Gerçekten de öyle.
Hikayedeki ironik anlatımların başında itfaiyecilerin yangın söndürmekte değil de kitap yakmakla sorumlu olmalarıdır. Çünkü kitap okumak ve bulundurmak yasaklanmıştır. Fahrenheit 451 de kâğıdın yanma derecesidir bunu kullanarak itfaiyeciler kitap bulunan evleri yakarlar. Bu bir iş koludur aslında, gündelik hayatın bir parçasıdır.
Hikâye birçok yönüyle 1984’e benziyor, otoriter rejim insanların evlerini, hayatlarını yaptıkları işleri denetlemekle kalmaz aynı zamanda ise düşünce tarzlarını etki altına da alabilmek için günlük hayatlarına görüntüler sıkıştırır. Akşamları evlerde kocaman ekranlarda rejimin istediği görüntüler ve sesler döner, böylece insanlara bu düşünceler artık kendi iç sesleriymişçesine hükmeder.
Hikâyenin başlangıcında yaşamını aslında çok sorgulamadan devam ettiren baş karakter Montag (itfaiyeci) Classiere adında hayatla iç içe yaşayan sorgulayan ve diğer çocuklardan oldukça değişik bir kız ile tanışarak aslında devam ettirdiği yaşamın boşluğunu ve anlamsızlığını fark eder. Bundan sonrasında ise sorgulama direniş kaçma ve yine sorgulamaya döner. Aslına bakarsanız hikâyenin gelişim tarzı bana birçok distopik romanda aynı geliyor. Bu kitapta ise farklı olan şey insanların kitapları yakması değil, kitapların artık okunmadığından dolayı gereksiz görülüp yakılıyor olması. Olaya aslında iki taraftan bakıyor Bradbury, eğer ki kitaplar zorla yakılıyor olsaydı bunları okumuş olan insanlar olacağı için aslında ölmezler insanların beyinlerinde yaşarlardı. Kitap okumayan insanlar içlerinde neler yazdığını bilemezler! ve birileri onlara bunların içerisinde kafanızı karıştıracak başka bir şey yok okumayın derse inanırlar.
1953 yılında yazılan bu eser sanırım gelişen teknoloji ile birlikte hayatımıza aldığımız o büyük eğlence sektörünün kafamızı yavaş yavaş uyuşturmasını geçmişten görmüştü. İnanmak istemeyiz ama gerçekten kitap okuyan insanlar olmazsa kitapların yakılmasına gerek yoktur zaten yok olacaklardır.