Merhabalar, ben Kübra.
Kitapları ve kitap okumayı çok seviyorum. Kitaplar benim yol arkadaşlarım ve bazen de çıktığım yolculuklardır. Küçüklüğümden beri her türlü alanda kaliteli olduğuna inandığım kitapları okurum. Okuyup genelde de olumlu düşüncelere sahip olduğum kitaplar ile ilgili yorumlarımı mümkün olduğunca spoilera bulaşmadan yazıyorum. Yazma amacım okuduğum kitapları unutmamak iken bir taraftan da ne okusam diye düşünen arkadaşlarıma fikir olmaya evrildi. Kenara köşeye de ruha gıda kendi çektiğim fotoğrafları serpiştirdim, umarım keyif alırsınız.

Mutlu okumalar!

18 Haziran 2017 Pazar

Damızlık Kızın Öyküsü

Damızlık Kızın Öyküsü


Kanada doğumlu feminist bir yazar Margaret Atwood. Damızlık kızın öyküsü ya da orijinal ismiyle The Handmaid’s Tale 1985 yılında yazılmış. Okurken bana daha çok 2000’lerin başında yazılmış havası verdi ama bunun nedeni zaten ütopik- aslında distopik- bir eser olması değil elbette. Bunun nedeni galiba Atwood’un gerçekten öngörülü bir yazar olması, geçmişi de distopik olarak yarattığı gelecekten ayırt ederken kullandığı yaratıcılık sanırım. Gerçi kitapta internetten hiç bahsedilmiyor J

Öykü Atwood’un yazdığı en önemli eser olarak bilinse de çok fazla da yayınlanmamış. Bildiğim kadarıyla Türkiye de de çok fazla yok. Şimdilerde bunu dizisinin çekilmesiyle kırmış durumda. Evet bir dizi manyağı olarak ben de öncelikle bir arkadaşımın önerisi üzerine dizisini izlemeye başladım. Gerçi 2000’li yıllarda filmi de çekilmiş ama onu kimseden duyduğumu hatırlamıyorum. Çok fazla yayımlanmamasının nedenini anlıyorum ama; çünkü öykü ürkütücü bir derecede olası geliyor. Bunun nedeni muhtemelen şu anda yaşadığımız toplumun ve içerisinde bulunduğumuz siyasetin nabzının nerden baksanız aynı atması.

Atwood Kanadalı fakat öykü Amerika’da geçiyor. Şimdiki Amerika’yı düşünürseniz insana nasıl ya imkansız gibi bir şey geliyor, özgürlükler ülkesi değil mi sonuçta. Aslında çok da imkanlı olana bir tarafı sürekli artan çevresel kirlilik, doğaya bırakılan zehirli atıklar, henüz sonucu bilemediğimiz sürekli mutasyona uğrayan bakteriler ve bunların elbette bize ve diğer canlılara vereceği kalıcı zararlar. Şimdi burada bundan uzun uzadıya bahsetmenin gereği yok lakin Atwood gerçekten çok güzel bir noktaya parmak basmış. Artan bu çevresel kirlilikler, kürtaj oranları ve korunma yöntemlerinin insanlarda kısırlığa neden olması ve bu nedenle sağlıklı doğan ve büyüyen çocuk oranlarının çok fazla düşmesiyle Amerika içinden çıkılması güç bir krize girer, çünkü çocuklar bir ülkenin geleceğidir ırkının tapusudur. Yaşanılan bu kriz ortamını yıllardan beri sessizce izleyen, yaptıkları çeşitli propaganda ile kendine yandaş toplayan dinci bir örgütlenme ise bu durumu herek fırsata dönüştürerek gerekse fitilleyerek devrim yaparak bütün yönetim şekillini demokrasiden çıkartır ve şeriatçı monarşiye geçiş yapar. Kadınların çalışması, mal mülk sahibi olması, konuşması hatta insanların gözlerinin içine bakması dahi yasaklanmıştır. Zaten bu duruma gelinmesinin sebebi de kadınların iffetsizliği değil midir? Hala doğurganlıklarını koruyan kadınlar ise o dönem bazı alçak suçlarla yargılanıp ulvi bir görev olarak elit ve yüksek rütbeli kumandanlara çocuk doğurmak için tutulmaktadır. Damızlık olarak sahiplerinin isimleriyle anılırlar, Offred ( Fredinki ) gibi. Bu Din adına kurulan kurallar ise aslında bu kadınlara sistematik olarak tecavüz etmek, çocukları olunca ellerinden almak ve sonrasında ise başka bir eve yeni bir tecavüzcüye yollanmayı destekler. İnsanlar tümüyle sınıflara ayrılmıştır ve bunlara uygun belirli kıyafetleri giymek zorunluluğu vardır. Damızlık olan kadınlar kırmızı bir elbise (dikkat çekmeleri açısından) ile yüzlerini kapatan bir peçe ile birlikte gezmek zorundadırlar. Komutan eşleri ve elit kadınlar ise mavi giyerler. Buna karşın komutanlar takım elbise ile gezip soyluluklarını gösterme durumundadırlar. Bunların dışında kalan genel temizlikçiler yeşil kıyafet giyerler. Muhafızlar ise görevlerine uygun simsiyah kıyafetler ve gözlerini kapatacak güneş gözlüğü kullanırlar, gülmezler ve konuşmazlar.

Kitapta bahsi geçen birçok ayin var, bir tanesi damızlık kızın döllendirilmesi için hazırlanan. Bu gecede komutanın eşi de bulunuyor, damızlık kızın elini tutuyor. Düzenlenen ayin içerisinde 3 kişinin bulunması adına gerçekte toplu seks gecesi. Bu sapıklığın sadece bir kısmı yine de. Fakat yapılan ritüellerin çoğunda Eski Ahitten kısımlar okunur (kitapta bunların değiştirildiğini söylüyor bilmiyorum), çekilen acının öbür dünyada bir ödülünün olduğundan bahsedilir. Kanunu düzenleyen melekler (hepsi erkek olmak zorunda çünkü onurlu bir iş yapıyorlar), gözler (muhbirler) ve komutanlar bulunmakta. Eğer kanuna aykırı bir şey yaparsanız bunun suçu elbette ki ağır olacaktır ya duvarda sallanma ya da kolonilere gönderilme.

Her gün işleyen bir düzene uymak zorunda olan ve bunu istekle inançla yapan insanlar. Diziyi izlerken de kitabı okurken de sahip olduğum his bunun bir tiyatro olduğu idi. Bütün ülke oyun oynuyor gibi (bir deli kuyuya bir taş atmış kırk akıllı çıkaramamış misali), çünkü aslında böyle bir sisteme gerçekten inanan kimse olamaz. Sadece çıkarlar vardır, kişisel çıkarlar! Kitapta buna çok güzel örnekler bulabiliyorsunuz bazı yasakların sadece bazı insanlar için olduğuna dair.

Ben bu distopyayı gerçekten fazlaca gerçekçi buldum ve irrite oldum, nerdeyse gergin bir yayla sinirlerimi sıkıştırdığım için hala belim ağrıyor mesela.. Kitabın çok etkileyici bir kısmı var henüz olaylar başlamadan önceki kısmı anlatırken, diyor ki;

“Yaşardık her zamanki gibi, aldırmadan. Aldırmamak cehaletle aynı şey değildir, üstünde çalışman gerekir. Hiçbir şey bir anda değişmez. Derece derece ısınan bir küvette farkına varmadan haşlanarak ölürsünüz. “

O zaman cehaletin karşılığı bilgelik ise aldırmamak yerine de hareketi seçmeli.

15 Haziran 2017 Perşembe

Sürgün Gezegeni


Sürgün Gezegeni


Sürgün gezegeninin başında 1970’li yıllarında yazmış olduğu çok güzel bir önsöz var. Kendisinin feminist bir kadın yazar olduğu çokça bilinir, zamanında kendisine biraz da eleştirici bir şekilde neden hep kadınların dilinden öyküleri anlattığı sorulur. Ursula’nın cevabı gerçekten çok güzel ve düşündürücü. Diyor ki nesiller boyu erkeklerin hikayesi anlatıldı çünkü onlar hakkında yazmak daha kolay; onlar güçlüdür çünkü kan dökerler, savaşırlar ve cesaretlerini bu yolla kolayca gösterirler. Peki ya kadınlara ne düşer bunu izlemek. Kolay olanı seçmek her zaman daha kolaydır, peki ya vicdan diğer yoldan gitmeyi seçtiyse? İşte o zaman yürek yanar tutuşur ve kızar. Ve ben kızgınım!

Gerçek şu ki kadınlar hakkında yazmak herhalde daha zordur, hele ki 1960’lı yıllarının kadınlarından bahsediyorsanız. İçin için dolup taşan gürleyen fakat sahnede bir türlü hak ettiği rolü alamayan kadınlar. Bunları okumaktan zevk aldığım için herhâlde ben de bir Ursula hayranıyım.


Ursula K. Le Guin bilimkurguyu hafif fantezi dünyası ile karıştıran muhteşem kadın. Sürgün gezegeni sosyalizmi ana konu olarak işlemek dışında aslında birbirinden ne kadar farklı olarak görünseler de insanların (uzaylılar diyerek bütün gezegenlerde yaşayan canlıları kastetmeliyim aslında) yaşamdan beklenti olarak ne kadar aynı olduklarını anlatıyor. Kendi ulusu içerisinde kadın olarak sıkışmış fakat özgür ruhu canlı Rolery ve dünyada sürgün kalan diğer ulusun cesur lideri Jakob’un hızlıca gelişmiş imkânsız sevgileri görünmez duvarları yıkmak adına atılmış fakat bir yandan da bütün planları alt üst eden bir eylemdir öyküde. Kim kimin ötekisi, kim insan kim yabancı ve bunlara kim karar verir? Ursula’nın dünyasında yapılan sessiz yolculuğun ardından sizin de kafanızda küçük soru işaretleri belirmesi dileklerimle..