Merhabalar, ben Kübra.
Kitapları ve kitap okumayı çok seviyorum. Kitaplar benim yol arkadaşlarım ve bazen de çıktığım yolculuklardır. Küçüklüğümden beri her türlü alanda kaliteli olduğuna inandığım kitapları okurum. Okuyup genelde de olumlu düşüncelere sahip olduğum kitaplar ile ilgili yorumlarımı mümkün olduğunca spoilera bulaşmadan yazıyorum. Yazma amacım okuduğum kitapları unutmamak iken bir taraftan da ne okusam diye düşünen arkadaşlarıma fikir olmaya evrildi. Kenara köşeye de ruha gıda kendi çektiğim fotoğrafları serpiştirdim, umarım keyif alırsınız.

Mutlu okumalar!

6 Ocak 2025 Pazartesi

Usta ve Margarita

 Usta ve Margarita


Rus asıllı yazar Mikhail Bulgakov'un 1967 senesinde ancak ölümünden 27 sene sonra yayınlanabilmiş kara komedi tarzında romanıdır Usta ve Margarita (The Master and Margarita).  

Mizahi dilini sıkça politikaya çeviren yazarın, dönemin Sovyet rejimi tarafından pek sevilmemesine rağmen, yazdığı bazı oyunlara Stalin’in sıkça gittiği bilinir. Ancak, bu ilginç yakınlığa rağmen, Usta ve Margarita eserinin uzun bir süre yayımlanma yasağına maruz kalması, Sovyet rejiminin sanat üzerindeki baskıcı tutumunun bir göstergesidir.

Usta ve Margarita, Goethe’nin Faust eserinden bir alıntıyla başlar: “Kimsin sen nihayetinde? Sonsuz kötülük isteyen ve sonsuz iyilikler yapan o gücün bir parçasıyım.” Roman, iyilik ve kötülüğün mutlak ayrımının imkânsızlığını ve siyah ile beyazın iç içe geçmiş varoluşunu şeytanın gözünden anlatır. Olaylar, 20. yüzyılın baskıcı Sovyet döneminde Moskova’da geçer. Patriarşiye Parkı’nda iki yurttaşın din üzerine yaptıkları bir konuşma, o sırada parkta dolaşan şeytanın ilgisini çeker ve bu iki kişiyi varlığına inandırma çabası, fantastik bir olaylar zincirini başlatır. İlginç olan, Bulgakov’un bu fantastik karakteri doğrudan “şeytan” olarak adlandırmaması; onun yerine “mesajcı” veya “elçi” olarak nitelendirmesidir. Bu yaklaşım, okuyucunun karakteri yalnızca kötülüğün bir temsili olarak değil, daha geniş bir perspektiften değerlendirmesine olanak tanır.

Roman boyunca bu karakter, açgözlü insanlara ders niteliğinde fantastik olaylara neden olur. Örneğin, bir tiyatroda dağıtılan kadın giysilerinin bir anda kaybolması, giysilere sahip olan kadınların sokaklarda çıplak dolaşarak rezil olmalarına yol açar. Yine, romanın ikinci kısmında şeytanın düzenlediği ünlü baloda, tarihte kötü şöhrete sahip insanların şeytanın elini öperek onur kırıcı durumlara düşmesi, onların güç ve şöhret uğruna ne kadar küçük düşebileceğini gösterir.

Buna karşın, şeytanın yardımsever bir yanı da vardır. Yazdığı romanını siyasi sebepler ile türlü yayımlatamayan ve bu yüzden akıl sağlığını yitiren “Usta” ile onun dünya güzeli sevgilisi Margarita’ya yardım eli uzatması, bu merhametin en açık örneklerindendir. Şeytan, kötülük timsali olarak görünse de, muzipliğiyle kötü insanlara dersler verirken, iyilikseverliğini çaresiz ve iyi niyetli insanlara gösterir.

Alegorik anlatımın ustası Bulgakov, romanın içinde bir hikaye daha yazar. Bu hikâye, Usta’nın bastıramadığı ve şeytanın karşıtı olan İsa Mesih hakkındadır. Pontius Pilatus’un İsa’nın ölüm emrini onaylaması ve bu kararın sonrasında gelişen olaylar, insanlık tarihindeki ahlaki ikilemleri de işler. Bu katmanlı anlatım, romanın derinliğini artırır ve okuyucuyu sürekli sorgulamaya davet eder. Bulgakov, Usta'nın yaşadığı bunalımla da aslında kendi içerisinde bulunduğu ruhani bunalımı da ișler. Uzun suredir yazmakta olduğu romanını hem bitirmekte hem de yayınlamakta siyaseten zorlanmaktadır. 

Sonuç olarak, Usta ve Margarita, iyilik ile kötülüğün mutlak bir çizgide ayrılmadığını, insan doğasındaki çelişkileri ve ahlaki sorgulamaları eşsiz bir mizahi ve alegorik dille anlatır. Bulgakov’un bu eseri, sadece Sovyet rejiminin baskıcı sansürüne meydan okumakla kalmaz; aynı zamanda insanlığın en temel sorularını edebi bir şölenle sunar. Yazarın eseri tamamlama sürecindeki zorlukları ve kişisel yaşamından izler taşıması, romanı sadece bir edebi başyapıt değil, aynı zamanda bir insanlık hikayesi hâline getirir.

Bununla birlikte, romanın yazıldığı dönemin ve kültürün bizlere oldukça uzak olması, çevirilerin önemini artırmaktadır. Ben kitabı Can Yayınları’ndan Uğur Büke çevirisiyle okudum ve Bulgakov’un dönemsel verdiği referansları ve göndermeleri açıklaması nedeniyle çeviriyi oldukça başarılı buldum. Buna karşın, internet üzerinde okuduğum yorumlarda diğer yayınevlerinin çevirilerinin de beğenildiğini görmekteyim. Bu durum, eserin çok katmanlı yapısının farklı çevirilerle zenginleşebileceğini göstermektedir.

30 Mayıs 2024 Perşembe

1Q84

 1Q84

Uzun süredir bu kadar etkileyici bir roman okumamıştım, ve sıcağı sıcağına yaşadığım yoğun duyguları aktarmak istiyorum. 

Haruki Murakami okumaya henüz yeni başladım diyebilirim. Bir süre önce 'İmkansızın Şarkısı'nı ve ingilizcesinden 'After Dark'ı ve okumuş Murakami'nin kurgusuna, zekasına ve dilinin sadeliğine hayran kalmıştım. Farklı bir tarzı var kendisinin, tam olarak nasıl tarif edeceğimi bilmiyorum ama okurken çok nazik ve naif dokunuşlar hissediliyor. Yazarın sahip olduğu centilmenlik ve kültür bile hikayelerine yansımış diyebilirim rahatlıkla. Fakat bu naiflik sadece yazarın kaleminde değil, aynı zamanda kurgusunda da çok belirgin. Hikayeyi, ilmik ilmik, emek emek o kadar sabırla işliyor ki, sonunda elde edilen sonuç hikayenin bitiminde insanın gözüne hiç ama hiç zorlama gelmiyor. Doğal bir sonucu kabul eder gibi kabul ediyorsunuz. Sanırım ben Murakami'nin tarzına aşık oldum. Seçtiği ana temalar genellikle çok basit çözülebilir gibi görünen insan ilişkilerine dayansa da, aynı gerçek hayattaki gibi bu ilişkiler kişilerin yarattığı çıkmazlardan kaynaklı içerisinden çıkılması zor problemlere dönüşüyor, ve bu karmaşa en sonunda gerçek üstü gibi görünen olaylarla çözülüveriyor.

1Q84'e gelecek olursak.. İlk başta kitabın hacminden dolayı bir hayli korkmuştum. Öyle ki, her başına geçip oturduğumda kitabın ancak %2-3'ünü okuyabiliyordum. Fakat o zamanlarda bile, hikaye öyle bir bağlandı ve akışa geçti ki kitabı elimden bırakamaz oldum. Uzun bir süredir bu kadar yoğun ve istekle bir kitabı okuduğumu hatırlamıyorum doğrusu. 

İsminin de çağrıştırdığı gibi 1Q84 simgesel bir 1984 dünyası. Gerçeklik algısının bozulduğu, dünyada olması gereken kuralların işlemediği bir dünya burası. Birçok bilinmeyenle dolu, iki tane ay, 'little people', douta, mata gibi birçok fantastik öğeler var. Algılanması zor olarak görülen bu gerçek dışı dünyanın kurallarını çözmek ve örgütlerin yapısını anlamak, aslında öykü içerisindeki öyküyü meraktan ileri geliyor öncelikli olarak. Karakterler bu şekilde derinleşiyor ve çözümlenebiliyor. Fakat, öykü içerisine girildikçe, aslında Q ile bilinmeyen dünyanın esas amacı anlaşılmaya başlanıyor. 

Bu Q olarak simgelenen gizemli dünya esasen birbirinin çocukluk aşkı olan  Aomame ve Tengo'nun birbirlerini pasif olarak arayışını anlatıyor. Romanın ilk başlarında bu Aomame'nin ve Tengo'nun da ağzından çıkıyor fakat yaratılan dünyanın derinliği ve amacını kitabın son sayfasına kadar çözmek mümkün değil. Pasif arayış ne demek.. Bu sorunun cevabı sanırım hikayede gizli. Birbirine paralel ilerleyen hayatlarının önce akışlarında sonrasında ise birbirlerine sürüklenen hikayeleri var. 

'Açıklanmadığı zaman anlamıyor olman, ne kadar açıklanırsa açıklansın anlamayacağın anlamına gelir'. Kitabı bir cümle ile anlat deseler sanırım bu cümleyi söylerdim. Gerçeklerin güçlü bir şekilde sezilme özelliği vardır, eğer doğru yere bakarsan kesinlikle görebilirsin. Bunun için gerekli gereç her zaman gözler değil, bazen kalp bazen de migdedir. 



'Yürekten sevdiğin bir insan varsa, bir kişi olsun yeter, hayatın kurtulmuş demektir.


21 Mayıs 2024 Salı

Az

 Az


Hakan Günday okumaya korkanlardan mısınız? Even o kişi benim. Kendisinden seneler önce Piç romanını okumuş ve sinemeya uyarlanan Çok romanını izlemiştim. Özellikle Çok beni sarsmıştı. Hafızama kazınmış sahneleri vardır halen hatırlarım, piskolojik olarak yoğun ve çok gerçekçi bir acı vardı. İnanılmaz bir piskolojik gerilim..

Az'a da ne bulacağımı bildiğim için çok çekinerek ve korkarak, kitap kulübümün de etkisi ile başladım. Şiddet, saptırılmış dini inançlar ve tarikatlar, tecavüz, para hırsı, uyuşturucu bagımlılığı, ne ararsanız var anlayacagınız (beklediğim gibi). Kitabın ilk yarısı, gerçekten de beni çok etkiledi. 11 yaşında, henüz çocukluğunu bile yaşayamadan bir tarikat şeyhinin oğlu ile evlendirilerek Londraya taşınan Derda anlatılıyor. Derda koca Londrada, evinin penceresinden burnunu bile zor uzattığı, şiddet dolu seneler geçirir ve bu sırada içerisinde bulunğunu çıkmaz bana çok iyi geçti. Canım Türkiyemin iki kanayan yarası, çocuk gelinler ve tarikatlar konu olması sebebi ile, gözlerde yaş ve fer kalmayana dek çok akıcı bir şekilde akıyor kitap. Yer yer devam etmeye korktuğum, ne beklemem gerektiğini bilmediğim kısımlar vardı doğrusu. Hatta acaba devam etmesem mi bu vahşet bu şekilde devam edecekse okumasam mı diye düşündü. 

Kitabın ikinci yarısı da her ne kadar çok dramatik, vahşi ve üzücü bir şekilde başlasa da vahşet yönünden geri vites çekerek daha felsefik devam etti diyebilirim. Bunun bir sakıncası yok, hatta sevindirici olsa da, kitabın diğer yarısında acaba ilk hikayeye nasıl bağlanacak diye bekledim. Üstelik, ikinci yarısıdaki, karakterin ismi de Derda, bu sefer küçük bir oğlan çocugu. Biraz afallatıyor da. Bu seferki Derda oğlumuz, çocukluğunda yaşadığı tramvatik deneyim itibari ile (bu bana çocuğun aslında doğuştan piskopat olma ihtimali verdi) gittikçe içine kapanır. Kendi kendine bakması gerektiği içinde artık ne varsa elde onunla geçinir ve minikliğinden beri devam ettiği mezar bakıcılığı işinden korsan kitap işine geçiş yapar. Bu sırada (bana yine oğlan karaketin piskopatlığını kanıtlayan) Oğuz Atay okumaya başlayan Derda, biraz kafayı yer. Her ne kadar paralel gibi duruyor olsa da (ve nasıl birleşecekler diye merakla beklesem de), bu iki hikayenin en sonunda çakışması çok zorlama tesadüflere bağlı olmuş maalesef.  Üstelik de çakışma aşk yoluyla olunca iyice zorlama durmuş bence. Çünkü biri kadın diğeri erkek olan iki baş karakterden beklenen budur. Keşke aşk bu kadar kolay olsaydı :p Bana kalırsa, erkek karakter direk piskopat olarak görünüyor, kadın karakter ise bana kalırsa tramvaları ile baş etmeye çalışan yaralı bir ruh. Hikayenin sonunda ikisinden de beklenmeyen bir cevvallik ve girişimcilik söz konusu... 

Bu arada evet Oğuz Atay okudum, Tutunamayanları da, gerçekten insanı huzursuz eden tripleri vardır. Sen rahat uyu sayın Atay. Hakan Günay'ın da sıkı bir hayranı olduğunu öğrendik böylece. 



17 Mayıs 2024 Cuma

Beşinci Çocuk

 Beşinci Çocuk

Doris Lessing'den Beşinci Çocuk kitabını 5-6 ay önce kitap kulübümüzde okuduk. O zamana kadar haberim yoktu ama kendisi Nobel alan en yaşlı yazarlardan bir tanesiymiş. Doğrusu kitapları çok popüler olmamış, biz de online bulabileceğimiz için Beşinci Çocuk'u seçtik.

Beşinci Çocuk, gerilim tarzında yazılmış kısa bir roman. Hikaye oldukça muhafazakar iki insanın birbiri ile tanışması, hızlıca evlenmesi ve normal bir yuva kurması ile başlar. Çift oldukça fazla çocuk istemektedir (dini sebepler gereği korunmaya da karşılardır..) ve evlendikten sonra neredeyse her sene bir çocukları olur. 5. çocuğa geldiklerinde çift yorulmuştur ve 5. çocuk diğerlerine benzememektedir. Bu noktadan sonra gerilim yavaş yavaş yükseliyor roman akışında. Hamileliğinden itibaren anne çocuğundaki değişimin farkındadır, bebek sürekli anneyi tekmelemektedir, hızlı ve normalden fazla büyüyordur. Hamileliğini işkence ve acı içerisinde geçiren anne doktora başvurur fakat doktor bebeğin normal oldugunu söyler. Bebek doğduktan sonra da anne aslında rahat etmeyecektir çünkü bebek hızla büyüyüp etrafa saldırmaya başlamıştır. Hızla büyüyen bebek evde bir tehlike unsuru haline gelir, yazar asla bebeğin normal mi yoksa bir yaratık mı oldugunu söylemez ama doğru düzgün konuşmadığı, normalden büyük elleri ayakları olduğu, ve akıl sorunları olduğu için bir tür canavar gibi kabul ederiz. Bebek büyüdükçe sorunları da büyür, gittikçe şiddet yanlısı ve kardeşleri için de oldukça zararlı bir hale gelir. Aslında, bir noktadan sonra ailede çocuk ile ilgilenen tek kişi annedir. Fakat, annenin çocuğa asla sevgi ile yaklaşmadığı çok bellidir. Anne aslında çocuğu ile ne yapacagını bilememektedir, çünkü çocuk gerçekten bir insan mı yoksa bir canavar mı o da bilmiyordur. 

Şimdi benim değerlendirmeme gelecek olursak, ben genel olarak romanı derinliksiz buldum. Evet, bu kadar zengin bir konuya ragmen. Kitabın sanırım birinci sıkıntısı annenin dilinden yazılmamış olması. Hikaye üçüncü bir kişinin gözünden yazılıyor. Bu da aslında anne ve çocuk arasındaki ilişkiyi nesnelleştiriyor. Yani, anlatılan herşey çok net, anne çocuğuna karşı vicdani sorumluluk hissettiği için bakım veriyor fakat sevmiyor. Doktora sürekli görünüyor çünkü birisinin çocuğun normal olmadığını, belki hasta oldugunu ve belki de gerçekten canavar olduğunu söylemesine ihtiyacı var. Belki o zaman vicdanı rahat bir şekilde çocuğundan kurtulabilecek. Eğer bu kitap annenin gözünden yazılsaydı bence çok farklı olabilirdi, örneğin çocuk annenin gözünde tamamen canavar olmasına ragmen normalde belki biraz farklı olduğunu ve annenin çocuğunu sadece sevmediği ya da çocuğuna alışamadığı için o şekilde gördüğüne şahit olabilirdik. Bu sayede, neden doktorun çocuğun normal oldugunda ısrar etmesi de mantıklı olurdu. Kitapta baba da çocuğun normal olmadığı konusunda ısrarcı, bence doktorun yorumu bu sebeple kitaptaki çelişkilerden bir tanesi. Ailenin diğer üyeleri de zaten çocuğun saldırgan davranışlarından dolayı evi birer birer terkediyor. 

Kitap ile ilgili, toplumun sıradanın dışına verdiği tepkiyi anlattığını düşünenler olmuş. Belki İngilizce versiyonunda böyle bir anlam çıkıyordur, lakin bence bu biraz Doris Lessig'i cilalamak oluyor. Üzgünüm ama canavar gibi betimlenen bir çocuğun toplum tarafından dışlanması gayet doğal. Yani, bunun çağdaşlıkla, muhafazakarlıkla ilgili oldugunu düşünmüyorum.Kitap özelinde bu doğal olarak bir güvenlik meselesi (Çocuk bir köpeği öldürüyor ve neredeyse bir çocuğu boğuyor). Yani, elimizde muhtemel bir piskopat çocuk var... Kitaptaki son uyumsuzluk da bence kitabın sonuna sıkıştırılmış Homo Neanderthal göndermesi. Sanki yazar baktı konuyu toparlayamayacak, çocuğun evrimsel bir yanlışlıkla Homo Sapiens yerine Neanderthal olarak doğduğunu ima etmiş. Bence sonu bu şekilde olacaktıysa da roman çocuk gözünden yazılmalıydı, olması gereken zamanda dogmayan zavallı bir insanın hikayesi olabilirdi o zaman.

Kitabın dili de doğrusu çok basitti. Belki edebi derinlik çeviri sırasında kayboldu, ama bu kadar da basitleştirdilerse gerçekten yazıklar olsun :D Kitap kulübünde bazı anne arkadaşlarım kitaptan çok etkilendiklerini belirttiler, ama sanırım ben daha çok olay akışındaki uyumsuzluklara yoğunlaşıp edebi yoksunluktan da kaynaklı olarak annenin duygusuna giremedim. 


12 Mayıs 2024 Pazar

Bütün iyiler biraz küskündür

 

BÜTÜN İYİLER BİRAZ KÜSKÜNDÜR

Herkese tekrar merhabalar! Uzun süredir ayrı kaldığım kitap blogu yazma işime geri dönüyorum :) Sanılmasın ki yazmıyordum lakin okumuyordum da, hayır, okuyordum. Üstelik sadece okumuyorum artık Storytel sayesinde dinliyorum da. Bir süredir dahil olduğum -kitap dinlenmez okunur- tarikatı ile arama mesafe koyup, ilk kitabımı dinlediğim (o günden beridir tarikat ile de küssüz) günden beri ufkum genişledi ve tarifi caizse beynim büyüdü :D Tabi buna doğal sebep düzenli koşmaya başlamam da olabilir.. Şaka bir yana bir süredir koşarken ya da yürürken bana zamanı unutturacak, içine dalıp kayıp olacağım içerikler arıyordum ve müzik dinlemek de bana yeterli derecede eğlenceli gelmiyordu. Böylece dertlere ilaç kitap ya da podcast dinleme maceram başlamış oldu.

Evet, ben Nilay Örnek ile de Storytel de yayımladığı 'Nasıl Olunur' podcast serisi ile tanıştım. Ne kadar canlı ve sıcak kanlı bir kadın, insanı muhabbete çeken, konuşturan, sevgi dolu, naif ve aynı zamanda da güvenli bir tarzı var diye düşünmüştüm. Kendisinin, ülkemin itelediği ve örselediği gazetecilerden biri oldugunu bilmemek gerçekten de benim ayıbım. Türkiye'nin değişmeye başladığı dönemde işinden olmuş, uzun bir süre tutunmaya başlayan insanlardan bir tanesi kendisi. 

Bütün İyiler Biraz Küskündür, sayın Örnek'in geçmiş yazı dizinleri ile güncel yorumları arasında gidip gelen, zaman zaman da hayatından kesitler sunan sıcacık bir deneme olmuş. Türkiye hakkında, aklı başında insanların aklını zorlayan birçok soruyu irdelemiş ve tespitlerde bulunmuş. Yerinde toplum analizleri ile, kimseyi gücendirmeden, durum analizleri sunmuş. Geçmiş gazete yazılarına göndermeler yaparak, iç hesaplaşmalara dönmüş, ve kendini de masaya yatırmış. Yazıları hazırladığı dönemki Nilay ile şimdikini kıyaslamış. Ben doğrusu kendisinin suçlayıcılıktan öte, hafif kırgın ama asla kızgın olmayan bu tarzını çok beğendim dogrusu. İçerik kitabın başlığını da çok iyi yansıtıyor, gerçekten de bütün iyiler biraz küskündür...

18 Şubat 2022 Cuma

Tüfek, Mikrop ve Çelik

 Tüfek, Mikrop ve Çelik: İnsan Topluluklarının Yazgıları

Prof. Jared Diamond'un zamansız eseri Tüfek, Mikrop ve Çelik, insanlığın genel tarihi ile ilgilenenler için bulunmaz nimet niteliğinde bir kitap. 10 sene önce neden okumadım seni diyerek başladığım bir kitabı daha bitirmiş bulunuyorum. Bilimsel kitapların ilk basımlarının üzerinden zaman geçtikçe içerisindeki bilgilerin geçerliliğini yitirdiği düşünülür fakat Tüfek, Mikrop ve Çelik öyle bir akıl ile ele alınmış ki 1997'de ilk basımı tamamlanmış olmasına rağmen şu anda bile kafamızı karıştıran birçok konuya çözüm niteliğinde. Kitap da basit birkaç soru üzerinden tarihe yolculuğa başlıyor: Amerikayı keşfederek yerel toplulukları neden Avrupa sömürgeleştirdi de tersi olmadı? Neden Afrika insanlığın doğumuna ev sahibi olduğu halde teknolojik gelişmelere de öncü olamadı? Avustralya Aborjinleri nasıl bu kadar uzun bir süre kendi kültürlerini ve yaşama şekillerini korumayı başardı?

İlk insanların grup halinde yaşamaya yaklaşık 13.000 yıl önce avcı-toplayıcılar olarak başladığı bilinmektedir. İnsanların evrimleşmesinin bir sonucu olarak ve ihtiyaçların ittirmesiyle çeşitli diller ve topluluklar oluşturmaya başlamıştır.  Jared Diamond bu kitapta, tarihin seyrini ve toplumun kaderini belirleyen faktörleri dört başlıkta inceliyor.  Bunlardan en önemlisi çevrede bulunan potansiyel evcilleştirilmeye uygun (ya da kolay) bitkiler ve hayvanlar. Nerede olursa olsun insan merakı ve yaratıcılığı sayesinde evcilleştirme çabası başlamıştır, fakat çeşitli sebeplerle bazı bölgeler tarım yapabilirken bazı bölgelerde bu zaten mümkün değildi. Bunun sebeplerinden biri de coğrafi koşullardır. Yağışa elverişli verimli toprakların olmayıcı bazen temel sebeptir. Tarımın yayılmasına ve komşu toplumlar tarafından benimsenebilmesi ise diğer faktördür. Kıta ekseni yerleşimi, coğrafyanın yüksek dağlar veya denizler ile izole edilmiş toplumlar potansiyel olarak daha gelişmiş toplumlara harita üzerinde çok yakın görünse de teknolojik gelişmeler konusunda bihaber kalırlar. Bu da bir yerde başlayan tarımsal veya teknolojik gelişimin o bölgeye ulaşımını engeller. Tarım toplumların gelişiminde özellikle önemlidir çünkü nüfus artışının temel sebebidir. Düzenli gıda üretebilen toplumlar daha fazla çocuk doğurabilir ve nüfus üstünlüğü oluşturur. Bu da o toplum için hem askeri güç hem de yayılmak için daha fazla kol demektir. 

Kitap üç ana unsur başlığında tarih öncesi topluluklardan başlayarak günümüze uzanan hikayelerini irdeliyor. 

Tüfek: İcat edilen teknolojik aletler sınıfını anlatır. Bu teknoloji sayesinde de nüfus yoğunluğu az olsa da nasıl diğer toplumlara karşı üstünlük sağladıkları açıklanabilir. Bunun için en iyi örnek Inka'ların tek bir savaş ile yıkılmasıdır. 

Mikrop: Genelde evcilleştirilebilen hayvanlardan insan konaklarına geçerek ilk konakladığı toplumlarda bağışıklık oluştururken diğer toplumlar için yeni olduğundan öldürücülük oranı yüksek olan hastalıkları temsil eder. Çoğu hayvan türü Avrasya kökenli olduğu için, diğer yerel toplumlarla karşılaşıldığında Avrasyalılar mikroplarını da taşıyarak yerel toplumların nüfus olarak azalmasına yol açarak üstünlük sağlamıştır. 

Çelik: Topululuğun bulunduğu coğrafi konumla alakalı üstünlükleri ifade etmek için kullanılmıştır. Örneğin tarım ilk olarak Çin ve Bereketli Hilal'de başlamış olmasına rağmen, Bereketli Hilaldeki topuluklar yavaş yavaş Avrupaya yayılarak genişlemiştir. Birden fazla devlet ve millet oluşturmuştur. Çin ise daha merkezi yönetim şekillerini benimseyerek kapalı bir yönetim tarzı benimsemiştir. 

Kitabın verdiği en önemli mesajlarından birisi, ilkel olarak yaşamaya devam eden bazı toplulukların şu anda sosyal topluluklara göre gelişmemiş olma sebeplerinin temelinde herhangi bir kalıtsal (genetik) farklılık olmadığını ortaya koymasıdır. İnsan toplulukları arasındaki birçok güç ve teknoloji farkı aslen maruz kaldıkları çevresel koşullar ile şekillenmiştir. Bunların en önemlileri arasında elbetteki evcilleştirilmeye elverişli bitki ve hayvanlar gelir. Dünya üzerinde farklı lokasyonlara dağılmış olsa da insanlar tarıma yönelmeye çalışmıştır. Bunlarla ilgili süreçlerse toprağın aldığı güneş ve yağmurdan çevrili olduğu denizler ile şekillenmiştir. Örneğin Bereketli Hilal olarak adlandırılan Orta-Asyada evcilleştirilebilir bitki sayısının çokluğu ile birlikte evcilleştirilmiş hayvanlar da olmasaydı eğer tarımın doğuşu farklı yüzyıllara sarkabilir ve diğer toplulukların etkisinde gerçekleşebilirdi. Örneğin Avrasyalılar ehlileştirmek için yabani at ve deveye sahipken Afrikada daha vahşi doğaya sahip aslan, leopar veya zebra vardı. At ve deve kolayca ehlileştirildi, hem taşımacılıkta, hem tarımda, hem gıda olarak hem de savaşlarda kullanıldı.  Yani temelde Avrasya uygarlıklarının diğer toplumlara göre daha yaratıcı veya gelişmiş görünme sebebi 13.000 yıl önce sahip oldukları fırsatlar ve maruz kaldıkları sorunlara sundukları ihtiyaçlardan doğan çözümlerdi. 

Son olarak Jared'in dilini çok anlaşılır ve kolay buldum. Antropoloji ve evrimsel biyoloji alanlarına uzak insanların bile bu kitaptan faydalanabileceğini düşünüyorum. Jared araştırma yapma maksadı ile bir süre Yeni Gine'de yerel toplumlarla birlikte vakit geçirmesi de avcı-toplayıcı halkların düşünme, anlama ve yaşam biçimlerini anlamasına katkıda bulunmuş. Jared'in Türkiye için yazdığı önsöz de okurlar için hoş bir sürpriz olmuş. İlk medeniyetlerin kurulduğu, ilk tarımın başladığı ve Avrupaya açılan kökenleri yakından tanıma fırsatımızı bize hatırlatıyor doğrusu. 

29 Kasım 2021 Pazartesi

Bir Dinazorun Anıları

 Bir Dinazorun Anıları

Bir Dinazorun Anılarını okumak, Mina Urgan'ın hayatından, Türkiye'nin neredeyse 100 yılına hem siyasi hem de edebi bir bakış atmayı sağlıyor. Henüz Cumhuriyet'in kuruluşunun ilk yıllarında doğması sebebiyle Türkiyenin içinde bulunduğu geçiş ve inkılaplar sürecini bulunduğu yüksek sosyete çevresinin de katkısı ile birebir yaşamış bir akademisyen Mina Urgan. 

Kendisinin de edebiyata olan öz tutkusu ile birlikte edebi çevreye olan ailevi yakınlığının da katkısıyla birçok alanında ünlü sanatçı ile tanışma ve arkadaş olma fırsatı yakalamıştır. Kitabında öğretmeni Halide Edip, yakın arkadaşları Abidin Dino, Necip Fazıl ve Yahya Kemal,  ney sesinine aşık Neyzen Tevfik, şair Sait Faik, ve erken yitirilen yazar Ahmet Haşim'e dair kişisel anılarına da yer vermiştir. Hikayeleri, şiirleri ve romanları ile büyüdüğümüz onca sanatçının günlük hayatına dair kısa hikayeler okumak Mina Urgan'ın anılarını topladığı bu kitaba olan yoğun ilgiyi açıklıyor bence. Fakat, yazarın özellikle de Atatürk henüz hayattayken yaşanan olaylara birebir tanıklık etmesi ve aile çevresi dolayısı ile Atatürk ile vakit geçirebilmesi anılarını okumaya ayrı bir zevk ve renk katmıştır. 1930'lu yıllarında Atatürk'ün devrimleri ve ona inanan insanların süregelen çabası ile gelen değişim ve toparlanma süreci de anılarla birleşerek çok yalın bir şekilde yansıtılmıştır.

Yazarın anılarını aktarmaya başlaması sırasında 80 yaşını aşmış olması da anılarına bakış açısını şekillendirmiştir sanırım. Mina Urgan, hayata mutlu ve umutlu gözlerle bakan, gençliğinden alacağını almış, pişmanlık yaşamamak için onurlu bir şekilde yaşamaya gayret göstermiş bir dinazordur. Dinazor olmaktan da her geçen gün sevdiklerini o malum yolculuğa yollamak olmasa çok memnundur. İnsana dair, hayata dair, yaşlılığa ve gençliğe dair görüşleri hala diridir. 

Kitapta aslında beni çok olumlu bir şekilde etkileyen diğer şey ise yazarın eğitimci kimliğinden ötürü kullandığı dilin oldukça sade ve anlaşılır olmasıdır. Anıları gayet organize bir şekilde şekillendirip okura sunmuştur. Buna ek olarak kitabın Türkiye'deki siyasal değişim ve işleyişe dair bir özet sunması, yazarın da sosyalizmin düşünsel olarak dürüst bir savunucu olması da kitaba karşı bir yakınlık duymamı elbette sağlamıştır. Keyifle ve bir çırpıda biten bir biyografi! Şimdi sırada dinazorun gezileri okumada!

25 Kasım 2021 Perşembe

Güzellik Bir Yaradır

 Güzellik Bir Yaradır

Açıkcası, Güzellik Bir Yaradır olmasa aklıma Endonezya ile ilgili bir kitap alıp okumak gelmezdi. Üstelik, kitabın ismi de pembe kuşak dizilerini yansıtır derecede yanıltıcıyken. Ben bu kitabı okuma şansını yine dinlediğim bir podcast üzerinden tavsiye ile elde ettim ve Eka Kurniawan tarafından yazılmış mükemmel bir romana şahit oldum.


Eğer siz de bir Gabriel Garcia Marquez hayranıysanız ve değişik kültürlere ilgi duyuyorsanız bu kitabı okumanızı kesinlikle öneririm.  Eka Kurniawan, Endonezya tarihi ve kültürü ile epik ve büyüleyici hikayeleri o kadar güzel harmanlamış ki yaklaşık 100 yıllık tarihinin içerisinde fahişe Dewi Ayu'nun hayatında kayboluyorsunuz. Doğdugu günden beri güzelliğini bir yük gibi bedeninde taşıyan Dewi Ayu, erkeklere karşı olan savaşı ve hayatta kalma mücadelesinde de güzelliğinin bedelini kullanmayı ihmal etmez. Ailesine dadanan laneti kaldırmak için 20 yıldır uyumakta olduğu mezardan kalkar ve yine kendisi gibi Güzel kızlarını ve Güzel kızını korumaya koyulur. Fakat ölmek üzereyken tuttugu son dilek gerçekleşmiştir ve Güzel isimli kızı gün yüzüne çıkamayacak kadar çirkinliği ile meşhurdur.

Aşk, gizem, intiham, efsanevi haydutlar, hayalet komünistler ile büyülü bir gerçeklikte Endonezya. Halkın yaşadığı değişimler ve birbirinden fantastik olaylar ile bezenmiş üç kuşaklık bir hikaye. 
     




23 Haziran 2021 Çarşamba

Doğan Cüceloğlu

 Yakın zamanda kaybettiğimiz sevgili Doğan Cüceloğlu ile ilgili blogumda bir yazı bulunsun istedim. Ben psikoloji ve beyin konularına ilgi duymaya başladıktan sonra yakınlaştığım bir yazardır kendisi. Fakat çok geç tanıdığım ve okumaya başladığım için de hep suçlarım kendimi. Bunun sebebi sanırım psikoloji konusunda Türk yazarlara duyduğum güvensizlikti ve bunun da en önemli sebebi sürekli reklam unsuru olan kişisel gelişim kitapları. Bu tür boş  kitaplar o kadar çok pazarlandı ki ben de hassasiyet geliştirdim sanırım.

Doğan Cüceloğlu, ilk öğretimini burada alması sebebi ile övüneceğim, Türkiye'de yetişmiş ve Türkiye'de yetişen insanları en iyi anlayarak yorumlamış kişidir. Kendisi yazılarında Türkiyeye özgü kültürel problemleri iyi anlar, çözümler ve bu bağlamda tavsiyeler sunar. Bana göre, iyi bir insan olmak isteyen ve iyi bir insan yetiştirmek isteyen herkes yazılarından öncelikli olarak faydalanmalıdır. Çünkü  psikoterapi üzerine birçok yabancı yazar takip etmeme ve okumama rağmen 'anlaşılmış olma hissi' hiçbirinde beni tatmin etmiyordu. Bunların içinde elbette çok başarılı olanları var fakat problem Doğan hocamızın da belirttiği gibi yabancı yazarların hikayelerinde kendi özünü hissedememek sanırım. 

Doğan Cüceloğlu'nun henüz iki kitabını okuma fırsatım oldu. Bunlardan ilki 'İyi Düşün Doğru Karar Ver', kendine has problemleri olan üniversiteli bir genç Timur ile yolda karşılaştığı olgun Yakup beyin bilgece sohbetlerini anlatır. Kitaptaki sohbetlerden deneyim sahibi Yakup beyin ağzından Doğan hocamızın 'etkili yaşam' üzerine tavsiyeleri dökülür. İnsanın neden ve nasıl çevresinde oluşan baskıdan etkilendiği ve bunları yenerek kendi vicdanı ile yaşaması gerektiğini savunur. Hayallerimi ve düş kırıklarımızı irdeler ve bunların nasıl sosyal bilinç ürünü olduğunu açıklar. 

Benim okuma fırsatı bulduğum ikinci kitabı ise yazarın son eseri 'Var mısın? Güçlü Bir Yaşam Üzerine Öneriler' oldu. Eser, Doğan Cüceloğlu'nun Deniz Bayramoğlu ile yaptığı söyleşilerden doğmuş. Soru ve cevap üzerine ilerliyor. Yazarın hayatından ve kendi yaşamından çıkardığı dersleri de paylaşması üzerine sanki bir çeşit nasihat ve vasiyet kitabı olmuş. Yazarın bu kitabı aslında kendisinin hem son eseri hem de ölümünden çok kısa süre önce yazılması sebebi ile beni çok etkiledi.

Umarım bu topraklar daha nice 'özünü bilen' yazarlar yetiştirir ve biz de zevk ile okuruz. Doğruya, çalışkanlığa ve vicdana verilen değerin herkes tarafından görülmesi dileği ile..



21 Nisan 2021 Çarşamba

Toplumsal Cinsiyet Yanılsaması

 Toplumsal Cinsiyet Yanılsaması

Psikoloji alanında doktorası bulunan ve şu anda da etik değerler üzerine çalışmalar yürüten Cordelia Fine'ın cinsiyet yaklaşımları tartışmalarını birçok araştırmalar ve deneyler çerçevesinde toparladığı kitabı Toplumsal Cinsiyet Yanılsamasına fikirlerine değer verdiğim bir gazetecinin önerisi ile okumaya başladım.

Kitapta genel olarak cinsiyetler üzerine belirlenen rollerin nasıl beynimizi etkilediği anlatılıyor. Konu ile ilgili birçok örnek var fakat bunların sadece birkaç tanesinden bahsetmek istiyorum. 

Matematik, mühendislik ve mekanik gibi erkeklerin başarılı olduğu yanılsaması oluşturulmuş konularda kadınların ve erkeklerin farklı koşullarda başarıları ölçülüyor. Testlerden önce kadınlar eğer sterotipsel yanılgılarla doldurulursa testten ortalamada erkeklerden  daha başarısız olduğu fakat bu yanılgılar yerine alanında başarılı kadınlar gösterildiğinde en az erkekler kadar başarılı oldukları saptanmış. Benzeri yanılsamalar erkekler için de mevcut tabi ki. Mantık ve sezgi gibi kadınların üstün oldukları dayatılan alanlarda en az kadınlar kadar başarılı oldukları bulunmuş. Görünen o ki kadın ve erkek beyninde 'üstünlük' ve ya 'becerisizlik' cinsiyete bağımlı değil aksine toplumsal dayatmalara ve algılara özgü. 

Bir diğer yanılgı ise henüz daha bebekken çocuklarımızı nasıl örtülü cinsiyet ayrışmasıyla doldurduğumuz. Çoğu insan bunu kabul etmemekle birlikte çocuğunu da nasıl 'eşit' yetiştirdiğinden bahseder fakat toplumsal cinsiyet ayrımları oldukça maalesef bebeğinize yoğunlukla mavi rengi giydirmeniz bile onun kafasında kendini erkek olarak oturtmasına ve dolayısı ile erkeklere özgü konularla ilgilenmesine yol açar. Çoğu kızın oyuncak bebeklere ve çoğu erkeğin ise kamyonlara olan düşkünlüğü elbette kendileri bebekken yaptıkları bir tercihten ziyade anne ve babalarının onlara bu oyuncakları daha fazla sunması değil de nedir? Fakat göz ardı edilen gerçeklerden biri bebeklerin hareket halinde olan oyuncaklara ilgi duyması ve ayna nöronların da etkisiyle kendini bakıcı role atamasıdır ve bunu tüm bebekler yapar. 

Araştırma dünyasında kadın erkek rollerinin benimsenmesini biyolojik farklılıklara atamak isteyen belirli bir güruh olması ve inandıkları gerçekleri sadece kanıtlamak adına hipotezler sürmeleri kendini gerçekleştirmeye zorlanan bir kader gibidir. Bu araştırmaların çoğunun bilimsel kanıt sunmada yetersiz kalmasına rağmen sırf nörolojik kelimeleri süsleyerek sunmalarından dolayı kabul görmesi insan zihniyetinde sığlığı görmemi sağladı benim de. Bu tam da başarı, zeka ve çalışkanlık gibi üstün yetenekleri beyaz ırkına özgü saymaya çalışan sözde bilimsel araştırmalara benziyor. Bu cinsiyet ayrımı çalışmaları da erkekleri sayısal ve yönetimsel alanlarda üstün sayarak kadınları adeta iş alanından uzaklaştırarak kendilerine yer açma çabasıdır. 

Matematik gibi sayısal alanlarda erkeklerin üstün olduğunu öngörmeyen ülkelerde kadın ve erkeklerin bu alanda eşit derecede başarılı olduğu görülürken tam tersi olan ülkelerde kadınlar başarısız olmuştur. Bunun sebebi size neyi başaramayacağınız söylendiğinde beyninizin bunu o şekilde kabullenmesidir. Etrafıma baktığımda ben de ailesinde her alan cesaretle yetiştirilen insanların nasıl cinsiyetten bağımsız roller benimseyebildiklerini görüyorum. Tüm dünya için de cinsiyet rolünden sıyrılabilen zihniyetler geliştirmesini diliyorum.