Şeker Portakalı

Herkes gibi benim
de ilk okuduğum kitaplardan biridir Şeker Portakalı. Ne zaman ismi geçse buruk
bir gülümseme belirir içimde. Fakat sonraları yani büyükken okuması daha
farklıymış bu hikâyeyi. Şimdi elimden bıraktım kitabı, gözlerim dolu, burnumun
ucu acıyor, kalbim nefes alamıyor, sözler boğazıma dolanıyor…
Minik Zeze çok
ama çok fakir bir ailenin sondan ikinci çocuğu, 5 yaşında abi olmayı öğrenmiş,
hayatta sevgiye ne kadar bağlanılabilirse o kadarını öğrenmeye hevesli, şeker
portakalı fidanıyla arkadaş olur. Kimseye anlatmadığı sırlarını paylaşır
onunla. Zeze küçük saf masum bir çocuk olmanın yanında çok farkında,
yaşadıklarının, fakirliğinin, annesinin, babasının, ablasının farkında. Onu
neden sevmediklerinin, onu neden dövdüklerinin, neden ona hediye alamadıklarının
farkında. O da yaramaz olmak istemez aslında, ama nede olsa çocuktur. Arada
yaptığı haylazlıklarını içindeki küçük şeytana yükler, ama cezasını çeker zaten
göze de almıştır. Zeze bir gün hayatında en çok seveceği insanla tanışır.
Hayatında olmadığı kadar iyi olacaktır. Söz vermiştir Ona. Ve Zeze acı ile de
tanışır, küçük yüreğinde taşıyamaz bunu, kusar kusar ama tükenmez, bitmez. Öğrenir
en sonunda yaşamak aslında o acıya alışmak demektir……..
"İnsan yüreğinin, bütün sevdiklerini içine alabilmesi için çok büyük olması gerektiğini bilmelisin."
"Şimdi acının ne olduğunu gerçekten biliyordum. Ayağını bir cam parçasıyla kesmek ve eczanede dikiş attırmak değildi bu. Acı, insanın birlikte ölmesi gereken şeydi. Kollarda, başta en ufak güç bırakmayan, yastıkta kafayı bir yandan öbür yana çevirme cesaretini yok eden şeydi."